Müntehirin Öyküsü


Mutluluk, kara bulutların başkasının tepesinde birikmesidir. Bütün intihar notlarıysa "bugünün geleceğini biliyordum" cümlesiyle süslüdür. 

...

Hikmet, bu coğrafyanın çocuğuydu. Fazla yaşlı denemezdi ona. Ama genç de sayılmazdı. Aslında biyolojik olarak genç, zihinsel anlamda ise orta yaşlıydı. Hikmet buraların çocuğuydu. Debeleniyordu. 

Her zamanki gibi bir sabahtı. Uyandı. Elini yüzünü yıkadı. Çay suyunu koydu. Bir sigara çekti canı. Elini uzattığında paketin boş olduğunu gördü. 

Durumu pek iyi değildi. Fakat en kötü hâlde bile "uzun Marlboro" içmeye yeminliydi. Kırmızı, pahalı ve uzun Marlboro... 

Pakete yeniden baktı. Belki, içinden bir dal çıkardı. Bu özelliğinden ötürü "sürpriz paket" deniyordu sigarasını muhafaza ettiği kağıt parçasına. Yoktu. "Zaten" diye söylendi "o bir dalı hiç bulamadım hayatımda"... 

Ziyanı yok, ekmek de bitmişti. Bakkala gidince sigarasını da alır, kahvaltıdan sonra keyifle içerdi. Sonra? Sonrası Allah kerim. 

Çayını demledi. Oturmasını beklerken evden çıktı. Bakkal iki dakikalık mesafedeydi. 

Dolap yarıya kadar ekmek doluydu. Üzerinde "lütfen elle kontrol etmeyiniz" gibi bir yazı vardı. Bunu o kadar çok görmüştü ki, artık ne yazdığı umurunda değildi. Herhangi bir tanesini aldı ve bakkalın oturduğu kasaya yöneldi. 

Ekmeği poşete koymuştu. Cebinden 20 lira çıkardı. "Bir paket uzun Marlboro alayım" dedi. Bakkal sigara sırasına doğru elini uzattı. Uzun Marlboro bitmişti. 

Hikmet kıpkırmızı kesildi. Yerine başka bir sigara teklif eden bakkalı kayıtsızca reddetti. Ekmeğini alıp eve doğru yöneldi. 

İki dakikalık yolda, yirmi dakikalık muhasebe yaptı. "Kimse beni anlamıyor" diye düşündü. Yalnızlığı teneffüs etti. Hava değil miydi teneffüs edilen? Hikmet, yalnızlığı çekiyordu ciğerlerine... 

Teneffüs deyince aklına ilkokul zamanı geldi. O zaman da mutlu değildi sanki. Emin olamadı. 

İşsizdi. Çaresizdi. Yalnız hissediyordu. Eve vardı. 

Telefonunu kurcaladı. On beşe yakın cevapsız çağrı, birkaç mesaj, Vatsap gruplarında birikmiş epeyce "sohbet" vardı. Bunlar arkadaşlarından, ailesinden ve tüm sevdiklerinden geliyordu. Sinirlendi. 

"Dişe dokunur bir şey yok" diye bağırdı. Neyin dişe dokunacağını düşünürken, acıktığını hissetti. 

Mükellef bir kahvaltı hazırladı. Kahvaltının yanında en büyük zevki, YouTube'dan videolar izlemekti. Zamanını dolu şeyler yaparak geçirmek istiyordu, zamanını boş şeyler yaparak geçirmek istiyordu, zamanını hobileri ve sevdikleriyle, zamanını düşmanları ve kavgalarla geçirmek istiyordu. 

Aklına uzun Marlboro geldi. Şimdi artık düşmanlar ve kavga silinmişti zihninden. Hobileri, sevdikleri, yapmak istediği "dolu" şeyler, bomboş oturma hevesleri... Hepsi teker teker kayboldu. Tek vefalı dostu uzun Marlboro da onu terk etmişti.

İşsizliğe, parasızlığa, hayatın yüküne, yalnızlığa, yalancılığa, ikiyüzlülüğe katlanabiliyordu. Çünkü bu sıkıntıları düşündüğünde, tanımasa da, kendisiyle birlikte muzdarip olanları "hissediyordu." Belki de yeterince yalnız sayılmazdı. 

Birden yine köpürdü. Kıpkırmızı olmuştu. 

Dünya'da kaç insan uzun Marlboro içiyor? Kaçının sigarası sabah kalktığında bitmiş oluyor? Kaç tanesi bakkala gittiğinde sigarasını bulamıyor? Peki, kaç tanesinin her zaman alışveriş yaptığı bakkalda sigarasını bulamayınca, başka bir bakkala gidecek mecâli kalmıyor? Ve kaç tanesi "benim durumumda" ve ismi Hikmet? 

Hikmet'in sorduğu sorularda istediği cevaplar sayıyla ölçülüyordu. Ve her cevapta sayı azalıyordu. Son sorunun cevabı yalnızca "bir"di. Evet, yalnız kalmıştı. 

Hızlıca kahvaltı etmeye başladı. Kafasında Kur'an'dan bir iki sure, ölmüş sevdikleri ve "öbür dünya" vardı. 

Kahvaltısını bitirdi. Bir anda yavaşladı. Sanki Dünya Güneş'in etrafında artık daha yavaş dönüyordu. Biraz sonra dönmeyi durdurdu. Hikmet camdan insanları seyretti. Beğenmedi onları. 

Ne zaman karar verdiğini anlamıyordu ama bu karara çok önceden vardığının farkındaydı. Tüm düşünceler silindi kafasından. Dünya hala duruyordu.

Sabah peyniri keserken kullandığı bıçağı aldı eline. Bu bıçak gözüne ilişmemişti. Bıçağı alacağını biliyordu. Ama biraz önce peyniri keserken böyle bir düşüncesi yoktu. Hâlâ ne zaman karar verdiğini çözemiyordu ama çok önceden kararlaştırdığını anladı. Dünya hala duruyordu.

Hikmet bu zamana kadar ölümden korkmuştu. Şimdi yaşamaktan da korkuyordu. İki korkusundan hangisinin daha korkunç olduğunu düşündü ve ikincisini buldu: Yaşamak daha korku vericiydi. 

Kararını iyice kavilleştirince kendisine açıkladı: Yaşamak istemiyordu. Öldürecekti kendini. Dünya yine dönmeye başlamıştı. Hikmet derin bir nefes çekti. "Yaşamak güzel şey" dedi ama kendisine göre değildi. 

Bıçağı bileğine takmadan önce aklına bir şey takıldı. Bir not bırakmalıydı. Bu dünyaya fiyakalı bir veda etmeliydi. Hiçbir iz bırakamadığı şu cihana, küçücük bir not bırakacaktı. Böylece huzur içinde ölebilirdi. 

Arkası karalanmış bir müsvedde buldu. Bir şeyler yazdı. Fakat kağıdın diğer yüzünün kirli oluşu kızdırdı onu. Artık köpürmüyor, kıpkırmızı olmuyordu. Boş gözlerle sinirleniyordu. 

Tertemiz bir kağıt buldu. Yazmaya başladı. Mektup gittikçe uzuyordu. Bir ara aklına romanlarda okuduğu intihar mektuplarından alıntılar geldi. Hoşuna gitmedi. Özgün bir şey bulmalıyım diye düşündü. Sonra yine sinirlendi. Sanki hayatında kaç özgün işe imza atmıştı da, bir de intihar mektubunun özgünlüğü kalmıştı? 

"Öyleyse kısa olsun" dedi. Kendisine tek cümle kurma hakkı tanıdı.

"Bugünün geleceğini biliyordum." 

...

Aynı günün akşamında Hikmet'in evi kalabalıktı. Hikmet evin salonundaki kanepede boylu boyunca yatıyordu. Cansızdı. 

Herkes, naaşı evden çıkarmadan önce, Hikmet'in notunu okumuştu. Duygulandılar. Ertesi gün cenazeyi gömüp işlerine güçlerine daldılar. 

...

Hikmet, bu coğrafyanın çocuğuydu. Tanıdık biri diyemezdik ona. Sadece fiziksel tanışıklık değil, ruhi olarak da tanışmamıştık. Fakat Hikmet de, dertleri de yabancı değildi bize. 

Böylece tanışmış olduk. Sonra da unuttuk. 

Yorum Gönder

0 Yorumlar