Büyük Kavganın Eşiğinde

 

"Er odur hak yoluna baş oynaya
Döşekte ölen yiğit murdar olur"
Kadı Burhaneddin


Türk asrının başıydı. 

Batıda Bayezid küffarın üzerine yıldırım gibi çöküyor, doğuda adını tüm unvanların üstüne yazdıran Demir(Timur) kasırgası esiyordu.

Bahar aylarının doğayı canlandıran ferahlığı, insanları da heyecana getiriyordu. Bursa'daki Osmanlı sarayında da böylesi bir hareketlilik vardı. Bu hareketliliğin göbeğinde; 30'lu yaşlarının sonunda, orta boylu, diri vücutlu, sert bakışlı bir adam da bulunuyordu. Sipahiydi. Uzun saçlarının kıvrımları siyah, kökleri ise beyazdı. Gözleri hafiften çekik, burnu olması gerekenden ufak, baldırları şişik, ayakları kısaydı. Divan toplantısının yapıldığı salonu, sarayın geri kalanıyla ayıran demir kapının dışında, ayakta bekliyordu. 

Düşünceliydi. Yine bir elçilik görevine yollanacağını anlıyordu. Haberi kime götüreceği belliydi. Fakat haberin içeriğine dair bir fikri yoktu. Yalnızca "devlet için önemli" olduğunu biliyordu. Bu efkârlı hâl, demir kapının gıcırdamasıyla son buldu. Kapı tam açılmadan "Sungur Çavuş" diye bir ses ünledi, dışarıdaki adam hızla içeriye girdi. 

Temenna ettikten sonra çevresine bakındı. Evrenos Bey, Firuz Bey, İsa Bey, Balaban Bey hepsi buradaydı. Padişahın yanında duran sadrazam Çandarlı Ali Paşa gayet sıkıntılı bir yüz ifadesiyle yere bakıyordu. Sungur Çavuş'un tam karşısında ise tahtına oturmuş Bayezid Han duruyordu. 

Uzun boylu, kemer burunlu olan padişahın bıyıkları gür, sakalları parlaktı. Kırklı yaşlarının başındaydı. Her zamanki gibi çatık kaşlıydı. 

Sungur Çavuş saygılı bir biçimde bekliyordu. Yıldırım konuştu:

– Emir Timur geçen sefer sana ne demişti Sungur?

Sungur Çavuş Karabağ'da huzuruna çıkıp, padişahından haber götürdüğü Timur'u gözünün önüne getirdi. Biraz da onu taklit edercesine:

– "Frenklerin kuvvetini artırmamak için Rum diyarı üzerine yürümek istemem" demişti Bayezid Han.
– İstemiyor da, neden ordu toparlıyor o zaman ? 

Yıldırım bu soruyu çok sakin sormuştu. Ama sonrasında gelecek fırtına bilindiği için, kimse cevap vermedi. Hatta dayanabilenler nefeslerini bile fazla sıklıkla alıp vermediler. 

Yıldırım gözleri öfkeden parlayarak:

– Benim dünyaya geliş sebebim, silah taşımak ve benden önde bulunanı mutlaka mağlup etmektir.

Bayezid bakışlarıyla Osmanlı ricalini tarıyordu. Sanki yıldırım bir insan kılığına girmişti de, Osmanlı vezirlerinin tepesine binmişti. Hepsi hareketsiz, hepsinin başı önde öylece duruyorlardı. 

Bayezid kâtibe işaret ederek mektubu istedi. Som altından mührünü vurdu. Mektubu kâtibe geri verdi. Kâtip de Sungur Çavuş'a iletti. Haberci, mührü öpüp başına götürdü, ardından deri kılıfa koyarak koynuna yerleştirdi.

Bayezid: 

– Tiz yetiştir bu mektubu o topala, dedi. 

Sungur Çavuş selam verip çıktı. Peşinden, divandakilerin de dışarıya çıktıklarını duydu. 

Osmanlı padişahının Emir Timur'a savaş ilan ettiği mektubunu götürmek zorlu bir görevdi. Üstelik Sungur Çavuş bu zorlu vazifeyi tek başına yapacaktı. Yıldırım "kafirden daha aşağı kafirler" dediği Timur ordusunun arasına birden fazla adam yollamak istemiyordu. Çünkü Emir Timur'la aralarında zerre kadar saygı ve itimat bulunmuyordu. Bu demek oluyordu ki, elçilerin can güvenliği yoktu. 

Sungur Çavuş Bursa sarayının hemen dışında atını mahmuzlarken, Sadrazam Çandarlı Ali Paşa üzgün bir tavırla ona doğru geliyordu. Fakat bu Osmanlı sipahisini fark etmedi. Sayıklıyormuş gibi bir Fars atasözünü söylüyordu: "Bir beyin yok olması, beyliğin yok olmasından iyidir." 

Osmanlı elçisi sadrazamın bu hâlini hiç beğenmedi. Yine de fazla gürültü çıkarmanın yanlış olduğunu düşünerek yola revan oldu.  

Atına Bursa'da atlayan Sungur Çavuş, dört nala gidiyordu. Bilecik havalisini geçtiğinde çoktan ikinci atını değiştirmişti. Eskişehir üzerinden Ankara'ya ulaştığında Demir ve ordusunun Erzincan'ı aldığını duydu. Hızlanması gerektiğini anladı. Sivas'a yaklaştığında Timur'un Erzincan'dan hareket ettiğini öğrendi. Nihayet Emir'i, Kemah'ta, ordusunu nefeslendirirken buldu. 

Timur'un habercileri onu geçen seferki elçilik vazifesinden tanıyorlardı. Derhâl silahlarını aldılar ve Sungur Çavuş'u çadıra kapattılar. Az sonra "Emir'in kendisini akşama göreceği" söylendi. Önüne lapa pirinç ve kımız denilen bir içecek kondu. Sungur Çavuş yemeğini afiyetle yedi, kımızın da tesiriyle esridi. 

Timur, sezarlara layık otağında meşveret meclisini toplamıştı. Bir önceki toplantıda devletinin yöneticileri savaş konusunda çekimser kaldığından, bu seferki meclis, aile toplantısı gibiydi. Oğulları Miranşah ve Şahruh, torunları Ebubekir Mirza, Şah Hüseyin, Demir'in huzurunda ayakta duruyorlardı. 

Çocukları ve torunları uzun uzun konuştular. Timur susarak dinledi. 

Bu susuşu şu cümleyle son buldu:

– Gökyüzünde nasıl bir Tanrı varsa, yeryüzünde de tek bir hükümdar olmalıdır. 

Otağdakiler Bayezid Han'ın mektubu okunmadan, Timur'un savaş kararı verdiğini anladılar.

Emir'in evladlarının çıkmasının ardından Sungur Çavuş huzura davet edildi. Timur sol elinde demirden bir kılıç, sağ elinde gayet süslü bir Kur'an-ı Kerim tuttuğu hâlde Osmanlı elçisini bekliyordu. Sungur Çavuş'u görünce memnun oldu. Bu memnuniyeti ona oturması için işaret vererek gösterdi. 

Sungur Çavuş, Yıldırım Han'ın mektubunu Emir Timur'a iletti. Mektup tercümeye ihtiyaç göstermiyordu ama Timur yine de Çağatay lehçesine aktarılmasını emretti. Bu arada elçiye dönerek:

– Tefe'ül nedir bilir misin Sungur Çavuş?
– Bilmem Emir Timur. 
– Abdest alırsın, niyet edersin, peşine Kur'an'dan bir sayfa açarsın. Kaderinde ne varsa görünür. 
– Fal açmak haram değil midir Emir Hazretleri? 

Timur durakladı. Sinirini yuttu. Peşine Kur'an'dan bir sayfa açtı. Okumaya başladı:

– "İnnehu huve-ssemî’u-l’alîmu." Ne diyor biliyor musun? "Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." Şimdi Allah'ın izniyle ben de sana işittiklerimi bildireyim Osmanoğullarının elçisi...
Huzuruma çıkmadan yedi at değiştirdin. Ankara'nın ilerisindeki nehirde boğulma tehlikesi atlattın. Ankara'ya geldiğinde Erzincan'ı fethimizi işittin. Sivas'a vardığında ise Kemah üzerine yürüdüğümüzü duydun. Doğru mu? 

Sungur Çavuş hiç renk vermeden:

– Doğrudur Emir Hazretleri. 

Timur, bir laf daha edecekti ama mektubun işinin bittiğini haber verdiler. Emir tüm ileri gelenleri huzuruna davet etti. 

Timur Devleti'nin bütün yöneticileri Emir'in karşısında dizildiler. Sungur Çavuş da oturduğu minderden kalktı, ekâbirin yanında hizalandı. Kendisine özel olarak bir yer göstermemiş olmalarını yadırgadı. Nasıl Bayezid Han'ın Timurlulara saygısı yoksa, Timur'un da Osmanoğullarına saygısı olmadığını bir kere daha anladı. 

Vazifelilerden birisi Yıldırım'ın mektubunu okumaya başladı. Timur katı bir yüzle dinliyordu. Zaten uzun sayılmayan bu mektubun yarısı Bayezid'in yönettiği ve fethettiği ülkeleri sayıyor, diğer yarısı Timur'a hakaret ederek savaş ilan ediyordu. Mektup bitti. Sessizlik başladı. 

Derin sessizliği yine Timur bozdu:

– Rum Kayzeri Bayezid Han oğlumuz, küffar üzerine cihangirlik ederken "Yıldırım" namını almıştır. Saydığına göre nice memleketler ele geçirmiş, buralarda hüküm yürütmüştür.

Timur bir an, belli belirsiz gülümsedi. Tüm dikkatler onun üzerinde olduğu için herkes bu tebessümü gördü. Emir, sanki bu gülüşün herkesçe ama bilhassa Sungur Çavuş tarafından anlaşıldığına emin olmak için, bakışını insanların üzerinde gezdirdi. 

Ardından suratındaki tebessümü sildi, sağ elindeki Kur'an-ı yanına bıraktı ve bakışlarını tek bir noktaya topladı. Sol elinde tuttuğu demirden kılıca bakarak konuşmaya başladı:

– Ben ise Timur'um. İsmim, unvan kabul etmeme izin vermez. Hükmettiğim memleketlerin sayısı kağıda sığmayacak kadar çoktur. Fakat kibre kapılmam. Kendimi yalnız şöyle bilirim ve dahi bildiririm: Men Timur, Tanrı'nın kulu. Bayezid Han oğlumuza bu sözü Ankara'da kendim söyleyeceğim. Kağıt israf etmenin lüzumu yoktur. 

Sungur Çavuş Ankara lafını duyunca dikkat kesilmişti. Çünkü Osmanlılar savaşın Tokat civarında olacağını düşünüyorlardı. Timur ise savaşın yerini çoktan tayin etmiş, anlaşılan şimdi de zamanını belirlemişti. Kuvvetleri de güçlüydü. Yoksa Osmanlılar bu savaşı... 

Sungur Çavuş bunları düşünürken, hemen yanı başında uzun bir karaltı fark etti. Bu, Timur'du. Börkünün altından fırlayan beyaz saçları omuzuna düşen bu adamın bakışlarında güç vardı. Zekâ vardı. Ama hepsinden önemlisi ne yaptığını bilen insanlara mahsus bir bilgelik saklıydı. Sanki o, şu dakikada Sungur Çavuş'un beyninin içinde dönenleri kavramış da, bunun bir kâbus olmadığını anlatmak ister gibiydi. İşte Osmanoğullarının kaderini tayin edecek Timur, şimdi Osmanlı elçisinin burnunun dibindeydi. Kılıcı sol elinden sağ eline aldı ve havaya kaldırdı. Bunu yetmiş yaşına yaklaşan bir ihtiyar değil de, yirmilik delikanlı çevikliğiyle yaptı. Sungur Çavuş, hamle etse bile işe yaramayacağını anlamış, nasıl bu kadar hazırlıksız yakalandığına şaşıyordu. Yine de Osmanoğullarının elçisiydi. Tecrübeli sipahiydi. Korku bilmezdi. Bu yüzden heyecanlanmadı. Timur, elçiyi süzdükten sonra kılıcı yere doğru indirdi ve Sungur Çavuş'a uzattı. "Hediyemdir. Kıymetini bil."

Sonra ilave etti: "Elçinin atlarını değiştirin. Besili atlar verin. Derhâl yola koyulsun. Duraklamadan gitsin ki, Bayezid oğlumuza şunu diyebilsin: Mektubu topala yetiştirdim." Timur'un gözleri parlıyordu. 

Sungur Çavuş'un aklı karışıktı. Hangi ara Emir'in huzurundan çıktı, ne zaman atına atlayıp Sivas'ı geçti bilmiyordu. Tek bildiği Timur'un ordusunun peşinden geldiğiydi. Ankara'ya yaklaşırken Osmanlı ordusunun da Bursa'dan çıktığını haber aldı. Yolda Bayezid Han'a yetişip, Timur'un hazırlıklı olduğunu haber vermeliydi... Hem de beklediklerinden çok daha hazırlıklı...

...

Gelirken boğulma tehlikesi atlattığı Sakarya Nehri'ni bu sefer rahat geçti. Osmanlı ordusu da Bilecik'ten Eskişehir'e doğru geliyordu. Sungur Çavuş, biraz daha hızlanırsa, Padişahın huzuruna Eskişehir'de çıkabileceğini hesapladı. 

...

Sungur Çavuş müneccimlere de, falcılara da inanmazdı. Bu yüzden Timur'un Kur'an'dan yapraklar çevirerek kaderini okuması da, Emir'le görüşmeyi beklerken ordugâhta rastladığı garip kılıklı dervişlerin göğe bakarak Demir'in kazanacağını söylemesi de onu etkilememişti. Aklını kurcalayan tek şey, Timur'un bir anda görünüp kaybolan tebessümüydü. Bir de Emir'in kendisine hediye ettiği "demir" kılıç. 

Bu kılıç Sungur Çavuş'un çifte su verilmiş çelik kılıcından ağırdı. Fakat yoldaki ufak denemeler göstermişti ki, onun kılıcı kadar keskin değildi. Koskoca Emir Timur, bir sipahinin kılıcı kadar maharet göstermeyen bu demir parçasını neden hediye etmişti? "Herhalde beni hakir gördüğünden bu hediyeyi verdi ama neden adamları yoluyla değil de bizzat kendi eliyle? Timur değersiz bir şeye elini sürmez... Sürecek olsa bizim memlekette işi ne?" Sungur Çavuş bu düşüncelerle Osmanlı ordugâhına yaklaştığı sırada yağmura yakalandı. 

Bunca sıcağın altında gökten yağan rahmet onu rahatlattı, düşüncesini genişletti. Fakat yağmurun hızlanması Osmanlı elçisini sığınacak bir yer bulmaya zorladı. Önce çevredeki ağaçların altına saklanmayı düşündü. Asırlık bir çınarı gözüne kestirip ona doğru seğirtmişti ki, gökte bir parlaklık oluştu ve asırlık ağaç yanmaya başladı. Sungur olduğu yerde durdu ve ne söylediğini pek de bilmez bir edayla: "Yıldırım" dedi. 

Çevrede su birikintisi olmadığından, en iyisi açıkta beklemekti. Yağmurun biraz hafiflemesiyle üzerinde ağırlık hissetti ve yolun geri kalanını çamurla boğuşarak geçireceğinden, biraz dinlenmeye karar verdi. Kılıçlarını çıkarıp, görebileceği kadar uzağa bıraktı. Atının yularını eline bağladı ve gözlerini kapattı. Süvarinin uykusu yarım göz olurdu. Yine bir parlaklık görür gibi oldu. Gözünü açtığında, bu seferki yıldırımın az ileriye bıraktığı kılıçlarına isabet ettiğini anladı. Atın yularını elinde tuttuğu hâlde ve hayvanı da zorlayarak kılıçların yanına koştu. Çifte su verilmiş çelikten kılıcının neredeyse eridiğini gördü. Diğer kılıç ise öncesinden de parlaktı. Sungur Çavuş'un gözündeki yaş, gökten inen yağmura karıştı ve bu sefer ne dediğini bilen ama söylemekte tereddüt gösteren bir tavır takınarak, "Demir" diyebildi. 


Yorum Gönder

0 Yorumlar