(Balkan Harbi'yle ilgili bir şeyler ararken Atlas Tarih'in harbin 100. yılında çıkan "özel sayısını" buldum. Her zamanki kırmızı kapakların yanında, bembeyaz parlıyordu. Edeköy Katliamı da ilk kez bu sayıyla kamuoyuna duyuruluyordu.
Derginin 92. sayfasının sol yanında, siyah arka fon üzerinde, "Katliamdan kurtulan gelin" başlıklı bir bölüm vardı. Beni çok etkiledi. Kendisi başlı başına roman olabilecek bu bölümü, "acaba hikâye haline sokabilir miyim" sorusu kafamı kurcalamaya başladı.
Edeköy'ü ilk kez bu yazıyla duyuran Atakan Sevgi, daha sonra "Balkan Savaşlarında Trakya ve 1912 Edeköy Katliamı" isminde kıymetli bir eser vücuda getirmişti. Çıktığı gibi alıp, okumuştum. Fakat bu karalamayı kitaptan değil, yazıdan yola çıkarak kaleme aldım.
Kitaba dönüp daha ayrıntılı bilgi alabilirdim ama kitabı açsaydım muhtemelen bu hikâyeyi yazamazdım. Çünkü Edeköy hikâyesi için beni harekete geçiren şey; 500 senelik yurdu kaybetme öykümüzün, beyaz kapaklı bir derginin sayfaları arasında, siyah arka fon üzerindeki küçücük kutuya sığdırılmış bir bölümüdür. Gerisi tarihindir.)
İnhilâl... Muazzam inhilâl...
Ekim ayının ilk haftası geçer geçmez Sırp, Yunan ve Bulgar askerleri; başlarında Almanya'dan ihraç kralları, ellerinde Rus silahları, tepelerinde İngiliz uçaklarıyla, çoğu anadilini bilmeyen komutanların emrinde Osmanlı'nın üzerine yürümeye başladılar. Ay, Dünya'nın etrafında henüz bir kere dönmeden savaşın kaderi belli oldu: Osmanlı'nın mağlubiyeti!
Kırkkilise'nin düşmesinin ardından
Edirne'de direnmeye çabalayan Osmanlı kuvvetleri artık yenilgiden değil, inhilalden, çöküşten kurtulmaya çabalıyorlardı.
Kasım ayının ilk günleri sakin geçti. Şehrin etrafındaki tabyalara dağılmış askerler, meraklı bir bekleyiş içindeydi. Bu askerlerin bir kısmı Arap ellerinden, bazısı Anadolu'dan gelmeydi. Çoğunluğu ise köyleri şimdi işgal altında kalan Rumeli çocuklarıydı. Babası Eski Zağra'da büyümüş Ali, dedesi Kafkaslardan göçmüş Şamil ve doğup büyüdüğü yerin hâlini merak eden Edeköy'lü Mustafa silah arkadaşlığı yapıyorlardı. Üçü de çok az eğitim alabilmişlerdi. Zaten Osmanlı ordusunun pek bir savaş hazırlığı da yoktu.
Ordunun morali yerinde değildi. Askerin karmakarışık hâli disiplini sağlamayı imkansız kılıyordu. Kimi askerler padişahı peygamber zannederken, bazısı için Allah İstanbul'da oturan bir varlıktı. Fakat hepsi Şükrü Paşa'yı tanıyordu. Savundukları şehri biliyordu. Düşmanın isminin ne olduğunu çıkartamayanlar bile, onun acımasız olduğunda hemfikirdi.
Bu kadar adamın disipline alınmasında tek bir faktör vardı: Ölümle yaşam arasında fark görmüyorlardı. Arkadaşları yaralandığında heyecanlanmıyor, komutanları şehid düştüğünde korkmuyor, kendileri vurulduğunda bağırmıyorlardı. Vurulan sırasının geldiğini anlıyor, kendini yavaşça toprağa bırakıyordu. Bir zaman hareketsiz duran asker, neden sonra arkasına bakıyor, sıhhiyeci görmezse yine bağırmıyor, sessizce ölüyordu. Sonra bir başkası... Sonra bir başkası...
Düşman, Edirne'nin önüne adeta dökülüyordu. Dış tabyalarda nöbet bekleyen üç arkadaşın tartışma konusu ise Bulgar ordusunun büyüklüğüydü. Ama bu tartışma sayılar üzerinden yürümüyordu. Tuna'yı babasının anlattığı kadarıyla bilen Ali, düşmanın sayısını tarif ederken "Tuna Nehri'ndeki zerreler kadar" diyordu. Bu tarife bozulan ve hayatında Meriç'ten gayrısını bilmeyen Mustafa da Bulgar'ı Meriç'teki zerrelerle mukayese ediyordu. Tartışmayı sessizce izleyen Şamil, tek ortak noktanın zerre olmasına şaşıyordu.
Şaşıracak bir şey yoktu. Balkan paramparçaydı. Önce dinler, sonra mezhepler, daha sonra milletler, daha da sonra diller üzerinden ayrışan bu ufacık kara parçasında eli silah tutan herkes asker yazılıp orduya katılsa da, işin gerçeği, herkesin tek oluşuydu. Balkan öylesine çözülmüştü ki, buranın insanını "zerreden" başka bir ölçü tanımlayamazdı.
Edirne Kalesi'nin çevresinde hizalanan Bulgar topçusu atışlara başladığında, sesler Selimiye'den duyuluyordu. Hatta görülüyordu. Şehrin dış mahallelerinden içeriye taşınan ahali, Bulgar topçusunun yıktığı evlerini Selimiye'nin minaresinden izliyor, feryad ediyordu. Kırkkilise civarından kaçıp gelebilmiş bir avuç muhacir, şimdi de Edirne'nin düşecek olmasına ağlıyordu. Az ileride bir başka ihtiyar kaybolan torununu ararken, bir anne cepheye gönderdiği oğlunun acı haberini alıyordu.
Edirne şu saatte kıyamet gibiydi. İyi kötüye, suçlu masuma, cani maktule, az çoğa karışmış; şehir âdeta mahşer yerine dönmüştü. Edirne, acele yapması gereken işleri olan ama vakti olmadığı için hiçbirisini yapamayan insanlara benziyordu. Nefes alamıyor, kafasını kaldıramıyor, kolunu kıpırdatamıyordu. Edirne kararsızdı, karar veremiyordu. Edirne sallanıyordu.
Koca şehirde sağlam duran iki "kişi" vardı: Biri karargahında inadını yanından ayırmadan oturan, imparatorluğun şerefini ve şehrin insanlarını korumaya yeminli Şükrü Paşa; ötekisi şehrin silüetinde daima yer almış güzel Selimiye... Selimiye, Bulgar topçusundan hiç korkmuyordu. Şehir sallanıyor, Selimiye milim etkilenmiyordu. İnsanmış gibi o da direniyor ve sanki tevekkül etmiş bir imanla şöyle diyordu: "Bu da geçer ya hu!"
Edirne tutunmaya çalışıyordu. Düşerse kalkamayacağını anlayan insanlar, çökerse yükselemeyecek binalar gibiydi tarihi şehir. Edirne, tutunmaya çabalıyordu: Hayata, tarihe, millete, dine ama en fazla vatana; Osmanlı'ya tutunmaya çalışıyordu.
Üç arkadaş, Bulgar ordusunun büyüklüğünü uzaktan bakarak anlama çabasından çabuk vazgeçtiler. Tepelerine yağan mermiler, bombalar, şarapnel parçaları yüzünden tartışmaları da yarım kaldı. Çok geçmeden, 93 Harbi'nde babası Eski Zağra'dan göçen ve Bulgar'ı Tuna'nın zerreleriyle mukayese eden, Ali vuruldu. Kaburgasının altından giren mermi sığındıkları tabyanın duvarına yapıştı. Önce şaşırarak etrafını izleyen Ali'nin durgunluğu, arkadaşlarının büyüyen gözlerini görmesiyle son buldu. Şamil ve Mustafa, ellerinden bir şey gelmeden arkadaşlarını izliyorlardı. Ali de kendi durumunu onların gözünden anlıyordu. Mustafa'nın yanaklarına düşen bir damla yaşta kendi ölümünü gördü. Direnmedi. Kelime-i şehadet getirdi ve ruhunu teslim etti.
Mustafa ve Şamil arkadaşlarının naaşını tabyadan çıkardılar, şehrin içlerine doğru yolladılar. Nöbet yerine dönmek zorundaydılar, bu yüzden ne cenazeye katılabildiler ne de arkadaşlarının mezar yerini öğrenebildiler.
Edirne cephesinde ilk hafta böyle geçildi.
Katliam... Namerdçe katliam...
Meriç Nehri'nin doğu yakasında bulunan Edeköy'de iki yüz haneden fazla insan yaşardı. Hepsi Türk ve Müslümandı. Edirne Kalesi'ne neredeyse yüz kilometre mesafede bulunan bu beldenin başı beladaydı.
Kırkkilise'nin düşüşünden sonra önünde büyük bir boşluk bulan Bulgar ordusu; yanına taktığı Bulgar, Yunan ve Ermeni çetecileriyle beraber Edeköy'e yaklaşıyordu.
Buraya gelene kadar yol üstünde kimi buldularsa ya öldürmüş ya ırzına geçmişlerdi. Edirne şehrinin direnmeye niyetli olduğunu anlayınca "şehrin ötesinde" ne kadar Türk varsa temizlemeye karar verdiler. Bu karar öyle oturup, planlanıp alınan kararlardan değildi. Vahşice, tamamen ve sadece öldürme güdüsüyle, kendiliğinden olmuş bir şeydi. Bulgar askerleri, Bulgar, Yunan ve Ermeni çetecileri konuşmadan aldıkları bu kararı uygulamakta tereddüt göstermeyecekti.
Nehrin karşı kıyısındaki Sofulu kasabasına kuruldular. Sofulu nüfusunun çoğunu Rumların oluşturduğu bir kasabaydı. Yerli Rum ahali de neye uğradığını şaşırmıştı. Bir tarafta, içinde soydaşlarının da bulunduğu, aynı dine inandıkları insanlar; öteki tarafta komşuları vardı. Sofulu ve Edeköy'ün komşuluğu sadece yan yana kurulmalarından ibaret değildi.
Sofulu'da ipek fabrikası vardı, Edeköy'de ise dut ağaçları... Edeköylüler dut ağaçlarının çevresine yuvalanan ipek böceklerini toplar, sandalla karşı kıyıya taşırlardı. İpek böcekleri, Sofulu'daki fabrikada ipek hâlini alırdı.
Sofulu'daki tren istasyonunu, belki Sofulu ahalisinden fazla, Edeköylüler kullanırdı.
Şimdi Edeköy korkuyla tevekkül arasında sıkışmışken; Sofulu halkı dostluk ve ihanet ikileminde hapisti. Edeköy korkusunu yaşayacak, Sofulu ise ihaneti tercih edecekti...
12 Kasım 1912 sabahı Sofulu ahalisi orta boylu bir adamın, İstanbul Türkçesiyle verdiği vaazı dinleyerek uyandı.
"Türkler ailemi katlettiler. İntikam için dağlara çıktım. Peşimden geldiler. Çarpıştım. Van'da, Erzurum'da, Kilikya'da adım atmadığım yer kalmadı. Sonunda teslim olmam için sıkıştırdılar, İran'a kaçtım, yine de teslim olmadım. Şimdi Makedon Lejyonu'nun parçası olan, Ermeni bölüğünün sade bir askeriyim. Şunu söylemeliyim ki: İntikamımı alacağım!"
Ağzından kan damlayan bu adam, adına şarkılar yazılmış Andranik Ozanyan'dı. Saçları kırlaşmış, uzun sakallarındaki beyazların sayısı siyahları katlamış, sıska denilecek kadar zayıf Andranik; üzerinde haki elbisesi, başında koyun derisinden kalpağıyla dimdik ayakta duruyordu. Kırklı yaşlarının ortasındaydı. Uzun çizmeleri tozlanmış olsa da, hemen çizmelerinin üzerinde ufak bir gölge yapan süvari kılıcı gayet parlaktı. Belinden şık bir Browning tabanca sarkıyor, gözlerinden nefret okunuyordu.
Sofulu'daki tren istasyonu bir miting alanına dönmüştü. Andranik Ozanyan'dan sonra; Yunan ve Bulgar çetecileri de konuştu. Herkes konuşmasını kendi dilinde yapmıştı. Sofulu ahalisi Yunan çetebaşından başka Andranik'i rahatça anlamış, işin garibi dilini bilmedikleri Bulgar'ın da derdini kavramıştı.
Çünkü bu üç adam, "evrensel" bir dille konuşuyorlardı. Üçünün de gözlerinde öfke, bellerinde ısrarla gösterdikleri silah, yüzlerinde saklamadıkları gerginlik ve seslerinde emredici bir ton vardı. Üçü de ellerini havaya kaldırarak konuşuyor, üçü de Edeköy'ü işaret ediyor, üçü de katliam istiyordu. Hiçbir konuşmada katliam kelimesi geçmemesine rağmen, herkes bunu böylece anlamıştı. Çünkü katliam "evrensel" bir kelimeydi ve telaffuz etmesi acı verse de, uygulaması hiç zor değildi.
Nehrin öteki tarafında ise huzursuz bir bekleyiş hakimdi. Kasabalılar silahlanmışlardı, kendilerini koruyacaklardı. Fakat Bulgar komutanın "teminat verme" bahanesiyle yanına çağırdığı imama verdiği talimatla silahlar bırakılmıştı. İmam korkmuş, ahali aldanmıştı.
Gün, artık geceye dönüyordu. Edeköylüler güneşin beldelerini son kez selamladığından habersiz, saklanmaya çalışıyorlardı. Ölüm olanca gümbürtüsüyle onlara doğru geliyordu.
Ermeni bölüğünün militanları sandallarına yerleşmiş yavaşça kürek çekiyorlardı. Yunan çeteciler ise köyün dünyayla bağlantısını kesmiş emir bekliyorlardı. Sofulu'daki kilisenin çanları çalmaya başladı. Bu, hareket saatinin geldiğini gösteriyordu.
Yunan çeteciler Edirne istikametinden harekete geçti. Ermeni bölüğü ise köye tam ortasından daldı. Eşkıyalar gözlerinin gördüğü her şeye saldırdılar. Önce köyün köpeklerinden başladılar: Karabaşlar, Akbaşlar, Boncuklar, Araplar, Çakırlar, Paşalar peş peşe katledildi. Arkadaşlarının öldürüldüğünü gören köpekler katillerin üzerine koştu, onlar da öldürüldü. Sonra inekler; Sarıkızlar, Akkızlar, Alacalar, Karakızlar art arda boğazlandı. Koyunlar, sığırlar, keçiler, kediler... hepsi yok edildi. Sıra insanlara geldi...
Çeteciler köy halkını ikiye ayırıp iki farklı yerde toplamıştı: erkekler camide, kadınlar samanlıkta... İhtiyarlar abdest tazeliyor, kadınlar dua ediyor, gençler kelime-i şehadet getiriyor, çocuklar ağlıyordu. Ölüm bir karabasan gibi Edeköy'ün üzerindeydi. Ahali kabustan uyanmak istiyor fakat başaramıyordu. Nazmiye, Demirören köyünden sığınmacı Emine'yle beraber samanlığın köşesine sinmişti.
Mustafalar, Ahmetler, Hüseyinler, Aliler bir tarafta; Ayşeler, Fatmalar, Zeynepler, Nazmiyeler diğer tarafta, dip dibe bekliyorlardı. Çok geçmeden ölüm onları buldu. Kimisini köy meydanına çıkardılar, kiminin canını oracıkta aldılar ama durmadılar...
Evlere de saldırıyorlardı. Kaçarak evlerin içini sığınmış Türklerden bulduklarını katlediyor, katlettiklerini üst üste yığıyor ve en sonunda evi tamamen ateşe veriyorlardı. İki saatte köyde canlı namına neredeyse hiçbir şey bırakmadılar.
Bu kadar kısa zamanda kazandıkları böylesi bir "zafer" onları yordu. Yorgun çeteciler birer birer mola vermeye başladılar. Bir tanesi Nazmiye ve Emine'nin de tutuldukları samanlığın kapısına geldi. Hışımla kapıyı açtı. Kadınlar korkudan duvarın dibine saklanmışlar, dua ediyorlardı. Yunan eşkıyası biraz saman aldı ve samanlığın önüne yığdı. Belli ki soğuk hava onu etkilemiyordu. Belki de yaktıkları evlerin ve insanların ateşiyle ısınmayı düşünüyordu. Samanlığın önünde uyuyacaktı.
"Yatağını" hazırlayan çetecinin uykuya dalması uzun sürmedi. Onun horlama sesiyle ahenk oluşturacak şekilde Nazmiye ve Emine de konuşmaya başladılar.
— Kız! Bizi burda öldürcekler. Kaçmamız lazım...
– Nereye kaçarız mara? Her tarafı yaktılar, herkesi vurdular...
— Oturup da ölümü mü bekleyelim?
Konuşmaları bundan ibaretti. Daha da ağızlarını açmadılar. İkili, fazla kelime ziyan etmeden şanslarını denemeye karar vermişlerdi.
Ayrılık... Yaman ayrılık...
Edeköy'ün etrafının sarıldığı ama henüz "bitirilmediği" gün Edeköy'lü Mustafa ayağını bulan bir mermiyle yaralanmıştı. Edirne'de hastaneye kaldırıldı.
Ölüm tehlikesi olmadığı için kalabalık ama nispeten rahat bir koğuşa verildi. İki gün sonra silah arkadaşı Şamil'in de hastaneye getirildiğini öğrendi. Birkaç saat bekledi fakat Şamil'i göremedi. "Ben bu kadar çabuk unutulacak adam mıyım" deyip yatağından kalktı, topallayarak hastaneyi turlamaya başladı. Bütün odalara girdiyse de, arkadaşını bulamadı. Nihayet sigara içmek amacıyla bahçeye çıktı.
Tam sigarasını yakmıştı ki, sedyelerde bekleyen şehidleri fark etti. Bunlar, hastanenin girişine istif edilmişlerdi. Ne kadar kalabalık, ne kadar sessiz, ne kadar güçsüz, ne kadar heybetli duruyorlardı. Şehidler vekarla bekliyorlardı... Hastane kapısına yaklaştırılan birkaç at arabası onları götürecekti. Mustafa cümle şehidlere Fatiha okurken, sert bir rüzgar esti. Mustafa'nın içi üşürken, sedyelerden birinin de üstü açıldı. Bu sedyede yatan şehid, Mustafa'nın silah arkadaşı Şamil'di.
Edeköylü Mustafa daha çok üşüdü. Silah arkadaşı için iki damla gözyaşı döktü. Bir kez daha Fatiha okudu, sonra kaldırımların üzerine çöktü. Burada tanıdığı herkes ölmüştü. Acaba köyümde vaziyet nasıl diye geçirdi aklından. Herkesi özlemişti. Ama en çok da doyamadığı karısı Nazmiye'yi...
Kaldırıma çökmüş kara kara düşünürken, aynı koğuşta kaldığı bir askerin yanına yaklaştığını fark etti. Bu asker, elinden yaralanmıştı. İstanbulluydu. Okuma yazması olduğu için herkes mektubunu ona okuturdu. Mustafa'ya da bir haberi vardı.
Mustafa önce köyden mektup var zannetti. Fakat İstanbullunun bakışları pek hayırlı değildi. Şamil'in şehadetiyle gevşeyen sinirleri, öteki askere "ne diyecekse hemen demesini" emretti. Diğeri lafı biraz geveledi ama Mustafa'nın da aklında kalacak, daha doğrusu Mustafa'nın aklını başından alacak, cümleyi en sonunda kurabildi: "Edeköy'ü bitirmişler Mustafa."
Mustafa kıpkırmızı olmuştu. Önce bir Fatiha daha okudu... Bu sefer cümle ölenlerin ruhuna... Peşine bir sigara daha yaktı. Sonra aynı kaldırıma yıkılır gibi oturdu. Daha sonra ayağından yaralanmış birinden beklenmeyecek bir çeviklikle kalktı ve koğuşuna çıktı. Bir kat temiz elbisesi vardı, onu üzerine giydi. Sonra da topallaya topallaya gözden kayboldu.
Artık yoldaydı Mustafa...
Hayat yoldan ibaretti. Yolun sonu daima ölüme çıkardı. Fakat Mustafa ölüme değil yaşama, umuda yürüyordu. Ondan beş yüz sene evvel aynı yolu at sırtında alan dedelerinden utanırcasına başını eğiyordu. Hakikaten bu müthiş bir tezattı. Mustafa'nın atı yoktu ve ayağı aksıyordu. Timur buralara gelmediği için Balkanlarda aksaklık korku yaratmazdı. Şimdi Mustafa Türk tarihinin bu faslını kapatıyordu: Balkanlar'da bir topal... Mustafa'nın bundan haberi yoktu. Haberdar olsa bile umurunda değildi.
O yalnızca yürüyordu. Koşabilse koşacaktı. Ayağındaki kahpe kurşun buna müsaade etmiyordu. Mustafa tam gücüyle yürüyordu. Edeköy'de bir topal vardı: "Topal Emmi" derlerdi. Çocukken onunla çok uğraşmış, çevresinde gezinip oynamıştı. Topal Emmi geliyordu aklına, şimdi o da topal olmuştu fakat onunla uğraşacak tüm çocuklar öldürülmüştü...
Mustafa yürüyordu; durmadan, dinlenmeden, nefeslenmeden, susamadan, acıkmadan yürüyordu. Artık düşünmeyi de bırakmıştı.
Mustafa yürüyordu. Köyleri geçiyor, karları eziyor, çamurları çiğniyor, gizleniyor, saklanıyor, hızlanıyor ve yavaşlıyordu. Yürüyordu Mustafa. Bir marş tutturdu neden sonra:
"Ağlama sen garip vatan
Biz geliriz sana inan"
Vatan Edirne'yse uğruna kurşun yiyecek kadar sahip çıkmıştı. Arkadaşlarını gömecek kadar savunmuştu vatanı... Vatan Edeköy'se, o Edirne'yi savunurken yakmışlardı vatanı, aynı düşmana başka yerde karşı koyduğundan koruyamamıştı vatanını...
Edirne'yi çıktığından beri Bulgar hatlarının arasından ilerliyordu Edeköy'lü Mustafa. Tövbesi olmayan bir günah işlemiş gibi hissediyordu. Ellerini açıyor, göğe bakıyor ama ne diyeceğini bilemiyordu. Düşünmeyi durdurmuş aklında yalnızca bir cümle ve bir komut vardı: "Edeköy'ü bitirmişler Mustafa." "Edeköy'e varmalısın Mustafa." Aklındaki iki şey birbirine giriyor, nihayet bu ikiliğe bir de Nazmiye'nin sureti eşlik ediyordu.
Bu hâlde Omurca köyüne geldi. Burası müslüman köyüydü. Biraz dinlenmek ve daha ayrıntılı haber almak için köyün kahvehanesine girdi.
İnkîyad... Kadere inkîyad...
"Edeköy'ü bitirdiler Mustafa". Yaralı asker bu haberi ikinci kez alıyordu. Bu sefer konuşan Omurcalı bir ihtiyardı. Mustafa'nın kafası yere düştü, tüm gücünün tükendiğini hissediyordu. Ağlayacak takati bile kalmamıştı. Çevresindeki köylüler onu teselli etmek istiyorlar ama ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Hepsi, hayatlarının bir döneminde, tanıdıklarını kaybetmişlerdi. Fakat hiçbirisinin köyü; içindeki çocuklara varana kadar tarihten silinmemişti. Uzun bir sessizlik oldu. Mustafa bu sessizliği tek kelimeyle bozdu: Kader.
Bu kelime ona Nazmiye'yi hatırlattı. Artık çenesine hakim olmadığını anlıyordu. Yine de "Ya Nazmiye? O da mı?" sorusunu sorabildi. Köyün gençlerinden biri atıldı: "Sen Nazmiye'nin kocası Mustafa mısın?" Mustafa yalnızca kafasını sallayabildi. Genç, yüzünde tebessümle ona bir şeyler anlatmaya başladı. Dediğine göre Nazmiye gece katillerin elinden kaçmayı başarmıştı. Yanında Demirören'li Emine'yle birlikte, Alibeyköyüne sığınmışlardı.
Mustafa artık kafasını kaldırmış, karşısında sevinçle duran gence bakıyordu. Mimikleri değişmemişti, müthiş bir şaşkınlık geçiriyordu. Konuşmak, uzun uzun konuşmak istiyordu. Nazmiye'nin hâlini sormak, aslında çok iyi bildiği Alibeyköyü'nün yolunu bir daha sormak, Edeköy'ü sormak... Sonra Edirne'yi, Bulgar'ı, Ali'yi, Şamil'i, cümle şehidleri anlatmak... Uzun konuşmak istiyordu ama sevincini tek kelimeyle ifade edebildi: Kader.
Meriç... Nazlı Meriç...
Mustafa kendine gelince hemen yola koyuldu. Yanında iki de genç vardı. Birisi koşarak Nazmiye'ye haber vermeye gitti. Mustafa da onun gibi koşmak istiyor ama yürümek için dermanı zor buluyordu.
Nihayet, Alibeyköy'ün girişine vardıkları zaman, Mustafa'nın gözleri ışıldadı.
İlk gördüğü köpüklerini saçarak akan Meriç oldu. Hemen sonra Nazmiye'sini gördü. Nazmiye onu çoktan fark etmişti. Sanki kıyamet kopmuş, bu iki ruh, birbirlerini öteki tarafta bulmuş gibi bir sükûnet hakim oldu. Çevrelerindeki gençler, Alibeyköylüler, hatta Alibeyköy bile kayboldu. Yalnızca Mustafa ve Nazmiye kalmıştı. Bir de Meriç Nehri...
Mustafa ve Nazmiye nihayet sarıldılar. Mustafa Nazmiye'sinin kokusunu içine çekerken, paramparça Balkanlardan çıkıp da gelen Meriç Nehri dinginleşmişti, ama akmaya devam ediyordu... Hayat gibi...
(Girişteki fotoğraf 1960'larda çekilmiş. Poz verenler ise Nazmiye ve Mustafa.)
0 Yorumlar