![]() |
| Hippolyte Pierre Delanoy'nın natürmort tablosu |
Saksonlar Vortigern’le ilgili iki şey biliyorlardı. Birincisi
bu adam onlarla aynı dili konuşmuyordu. İkinci bilgi daha hayatiydi: Eğer
Sakson askerleri olmazsa, Vortigern’in kuvveti adayı idare etmek için yetersizdi.
Fakat yine de geniş bir maiyeti vardı.
Aralarındaki tatsızlıklara son vermek, artık akraba
olan bu iki topluluğu barıştırmak amacıyla Saksonlar, Vortigern ve maiyetini
görüşmek üzere davet ettiler. Fazla şüphelenmeden davete icabet eden heyet
dostça karşılandı. Ziyafet başladı. Sohbet koyulaşır, içkiler içilirken Sakson
kuvvetlerinin lideri Hengist, birden ayağa kalkarak “Nemet oure Saxas”
diye bağırdı. Bu eşkıyanın aralarındaki barışı kutladığını zanneden Vortigern
ve adamları memnuniyetle Hengist’i izlerken; Sakson dilinde “bıçaklarınızı
çekin” anlamına gelen işareti alan Saksonlar meşhur uzun bıçaklarını çektiler
ve Vortigern’in maiyetinin tepesine çöktüler. Kısa sürede yüzlerce prens ve
soyluyu alt eden Saksonlar, artık yalnız kalan Vortigern’i Britanya adasının
kontrolünü kendilerine vermesi için “ikna ettiler”.
Bu yarı fantastik hikaye, tarihe “uzun bıçakların
ihaneti” olarak geçti. (Bilhassa Gallilerin hafızasında o kadar kuvvetli
yer edindi ki; Galler’de peş peşe çıkan isyanların sebebi hakkında bir rapor
yazan ve bunu mavi kitaba alan İngiliz Kraliyet Komisyonu’nun üyeleri ölçüyü
aşarak Gallileri “ahlaksız ve geri kalmış” olmakla suçlayıp, bütün isyanların
ve geri kalmışlığın suçunu da Galler dilinin “ehlileşmemiş” oluşuna bulunca
Galler çalkalandı. 1847 tarihli bu hadise Galler tarihine “Mavi Kitapların
İhaneti” olarak geçti.)
“Nacht der langen Messer”
1934 senesinde henüz Britanya üzerine saldırmamış bulunan
Adolf Hitler, uzun bıçaklı Saksonların bu öfkeli torunu, iktidar ve muktedir
kelimelerinin aynı kökten gelmelerine rağmen, aynı anlama gelmediklerini
anlıyordu.
Liberalleri, sosyal demokratları ve komünistleri karşı
kampa toplamayı, muhafazakarların arasındaki anlaşmazlıkları körüklemeyi ve
Şansölye (başbakan) koltuğunu ele geçirmeyi başaran Hitler, gücünün sınırına
dayandığının farkındaydı. Ya her gün düşme tehlikesiyle sınırlarda dolaşmaya
devam edecek ya da sınırları yıkıp geçecekti. Aynı yıllarda tedavüle soktuğu şu
kavram, yalnızca ülkesinin değil, onun da kaderini yansıtıyordu: “Almanya ya
süper güç olacak ya da yok olacak!”
Hitler’in yok olmaya niyeti olmadığı gibi, daha
fazlasını kazanmak için hırsı da vardı. Sorun tespit edilmiş, sınırlar
yıkılmaya karar verilmişti. Peki, sınırlar kimin üzerine yıkılacak, ihale kime
kalacaktı?
1934’te Almanya’da üç grup iktidarı çekiştiriyordu:
Birinci grup, başında Cumhurbaşkanı Hindenburg’un bulunduğu yaşlı
muhafazakarlardı. İkinci grubun başında Şansölye Adolf Hitler vardı ve nasyonal
sosyalist müridleri de oyunun önemli bir parçasıydı. Üçüncü grup ise yine
muhafazakarlardan ama bu sefer genç ve entrikasever muhafazakarlardan
oluşuyordu. Bu grubun önde gelen isimleri, birbirlerinden pek de hazzetmeyen
iki eski Şansölye, Kurt von Schleicher ve Franz von Papen’di.
“Tannenberg Kahramanı” Hindenburg, siyasi entrikalar
için fazla yaşlıydı. Konumundan memnun bir şekilde, yıllardır aynı vazifeyi
yapıyordu: Dengeyi korumak. Esas kavga diğerleri arasındaydı. Yani, sırasıyla
üç şansölyenin: Papen, Schleicher ve Hitler’in.
Schleicher ve Hitler’in ayak oyunlarıyla koltuğunu
kaybeden Papen, Hitler’le işbirliği yapıp Schleicher’i koltuğundan etmişti. İki
muhafazakarın arasındaki kavgayı körükleyen Hitler, böylece şansölye olmuştu.
Fakat rakipleri hayattaydı. Dolayısıyla kendisine karşı birleşip, bu sefer de onu
indirme ihtimalleri vardı.
Papen ve Schleicher “aynı mahallenin çocuğu”
sayılırlardı. İkisi de isimlerinden önce “von” unvanını taşıyor, yani soylu
ailelerden geliyorlardı. İkisi de elit muhafazakarlardı. Hitler’in ise ne von
unvanı vardı, ne elitti ne de muhafazakardı. Yani ötekiler için bir koltuk mücadelesi
olan bu kavga, Hitler için ölüm kalım savaşıydı. Zaten paranoyak olan
“Führer” bu süreçte takipçilerinden başka yaslanacak bağ bulamıyordu.
Takipçilerini ise temel olarak bir grubun altında toplamıştı: Taarruz Bölüğü. (Sturmabteilung,
kısaltması: SA)
Hitler devletin tepesindeki kavgayı sokağa indirirse
kaybedeceğini anlıyordu. Dolayısıyla kendi yarattığı gücü törpülemek, ama aynı
zamanda, bu oyunda kullanmak zorundaydı. Kitlesel mitinglerden sokakarası
kavgalarına kadar her işe burnunu sokan ve dönemin Almanya’sının alternatifsiz
en büyük militer-siyasi kuvveti konumunda bulunan SA’ların başında Hitler’in
eski bir arkadaşı bulunuyordu: Ernst Röhm.
Nazilerin iktidara gelmeden çok evvel parti
şarkılarına kadar soktukları “nacht der langen messer”, yani uzun bıçaklar
gecesine, bu denklemle gelindi. Nasıl İngiltere Kralı Vortigern iktidarını
kuvvetlendirmek için Saksonları davet edip, gücünü onlara kaptırdıysa;
birbirlerini indirmek için Hitler’i davet eden ve Röhm’ü ayartıp “Führer’i”
koltuğundan etmek isteyen muhafazakarlar da aynı durumdaydılar. Tek eksik bir
ziyafet toplanması ve Sakson şefinin “Nemet oure Saxas” diye bağırmasıydı.
Führer’in yegane meselesi geçici bir koltuk değildi.
Gücün tamamını istiyordu. Onun çok önceden, üstelik açık açık, ilan ettiği
düşmanları vardı: “9 Kasım İhaneti”nde yer alanlar ve bu ihanetin karşısına
dikilen Adolf Hitler’in önünü kesmek isteyenler. 1918’de ilan edilen Weimar
Cumhuriyeti, tarih sahnesine 9 Kasım günü çıkmıştı. Hitler’e göre (ki, yalnız
değildi) “9 Kasım”; Kayzer’in ülkeden atılmasının, yani Almanya’nın “babasız”
bırakılmasının tarihiydi. 1923’te, Weimar Cumhuriyeti’ne karşı düzenlenen
komplonun Münih ayağını bir birahaneden idare eden Adolf Hitler ve
ortaklarının, hareket için tespit ettikleri tarih, yine 9 Kasım’dı. (Hitler’in
9 Kasım nefretinin, tabii ki, Yahudilerle de ilgisi vardı. Onun düşüncesine
göre, Almanya’nın savaşı kaybetmesinin en önemli sebebi Yahudilerdi. Nitekim
iktidara geldiğinde Yahudilere karşı düzenlediği ilk büyük pogrom 1938 yılının
yine bir 9 Kasım gecesi gerçekleşecekti. O gece o kadar çok Yahudi’nin evi ve
işyeri tahrip edildi ki, kırılan camların her tarafı aydınlatmasına teşbihle
tarihe “Kristallnacht” olarak geçti, yani “Kristal Gece”.)
“Cumhuriyetçisi olmayan cumhuriyet” Weimar’ın
kurucularından (“9 Kasım hainlerinden”) Almanya’da kalanlar zaten
temizlenecekti. Üstelik devletin içindeki muhafazakarlar da bu işe ses
çıkarmazlardı. Fakat bu kadarcık bir tasfiye Hitler’in oyun alanını açmak
yerine daraltırdı. Neticede 9 Kasım’ın hesabını sorduğunda, yapacak başka büyük
iş kalmıyordu. Oysa Hitler Yahudilerin soyunu kırmak ve dünyayı ele geçirmek
istiyordu. Babasız kalan Alman milletinin tepesindeki yeni “baba” olan Adolf
Hitler, gözünü kendisine “yeterli derecede” sadık olmayanlara çevirdi.
Böylece tasfiye olunacakların listesi tamamlandı: 9
Kasım hainleri, Şansölye olmak isteyen hainler ve bir de Hitler’e yeteri kadar
sadık olmayan hainler. (Sadakati yeterli bulunmayan grubun içinde eski bir
arkadaş, Ernst Röhm de bulunuyordu.)
İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın ifadesiyle mitolojik
şeyler hakkında “keskin bir zekaya” sahip olan Hitler, mitolojinin aynen
tekrarından değil, uyarlanmasından yanaydı. Bu demek oluyordu ki, beklenen
ziyafet biraz kılık değiştirerek yaşanacaktı. Nazi Almanya’sında ziyafet demek,
darbe demekti.
1934’ün Haziran’ını Temmuz’una bağlayan gece hava
sıcaktı. “Prensip olarak her zaman ancak on ikiyi beş geçtiğinde duran”
Führer Berlin’i yakacak emri, muhtemelen Sakson dedelerini düşünerek ve yine
muhtemelen büyük bir keyifle, verdi. “SA’ların başı Ernst Röhm ve bir kısım
yandaşı, yanlarına eski şansölye Kurt von Schleicher’i de katarak bir darbe
planlıyorlardı.” Buna müsaade edilemezdi. Nitekim, edilmedi.
Führer’in bizzat iştirak ettiği gece operasyonlarıyla
tutuklanan “darbeciler” hızla cezalandırıldılar. (Öldürüldüler.) Bu kavgadan
son anda çekilen Papen’in bahtına da Türkiye Büyükelçiliği düştü. 2 Temmuz
sabahında bütün tasfiyeyi bitiren Hitler, ayın 13’ünde bir konuşma yaptı ve o
gece yaşananlara tarih önünde şu ismi verdi: “Nacht der langen messer”.
(Uzun bıçaklar gecesi)
O zamandan bugüne kadar siyasetin; aklın ve entrikanın
kıvraklığının esnetemeyeceği kadar sıkıştığı anlarda, birilerinin kuvvete
dayanarak diğerlerini tasfiye etmesi “uzun bıçaklar gecesi” olarak
adlandırıldı.
Ne zamandır siyaset yazısı yazmamıştım. Bugün uzun
bıçakları konu edinmemim sebebi, siyasetimizin sarsakça sıkışmış olmasıdır. Bu
sıkışmadan “uzun bıçaklar” mı doğar, yoksa siyasetçilerimiz çoğu zaman olduğu
gibi “Bize ne kardeşim Avrupa’dan da mitolojisinden de, biz farklı bir yol deneyeceğiz”
mi derler? Burasını bilmiyorum.
Bildiğim bir şey varsa, okuduğunuz bir tarih yazısı
değil, siyaset yazısıdır.

0 Yorumlar