“Uzun Bıçaklar”

Hippolyte Pierre Delanoy'nın natürmort tablosu

Beşinci yüzyılda Britanya adasının en kuvvetli adamı Galli Vortigern’di. Vortigern gücünü, Hengist komutasındaki, uzun bıçaklarıyla meşhur Sakson kuvvetlerine borçluydu. Gücü ele geçirmek için onları adaya davet etmiş, hakikaten işlerini iyi yapmaları sonucunda, fazlasıyla kuvvetlenmişti. Bununla yetinmeyen Vortigern, Hengist’in kızı, Sakson prensesi Rowena’yla evlenip gücünü pekiştirdi. Saksonlar bu durumdan pek de memnun değildi.

Saksonlar Vortigern’le ilgili iki şey biliyorlardı. Birincisi bu adam onlarla aynı dili konuşmuyordu. İkinci bilgi daha hayatiydi: Eğer Sakson askerleri olmazsa, Vortigern’in kuvveti adayı idare etmek için yetersizdi. Fakat yine de geniş bir maiyeti vardı.

Aralarındaki tatsızlıklara son vermek, artık akraba olan bu iki topluluğu barıştırmak amacıyla Saksonlar, Vortigern ve maiyetini görüşmek üzere davet ettiler. Fazla şüphelenmeden davete icabet eden heyet dostça karşılandı. Ziyafet başladı. Sohbet koyulaşır, içkiler içilirken Sakson kuvvetlerinin lideri Hengist, birden ayağa kalkarak “Nemet oure Saxas” diye bağırdı. Bu eşkıyanın aralarındaki barışı kutladığını zanneden Vortigern ve adamları memnuniyetle Hengist’i izlerken; Sakson dilinde “bıçaklarınızı çekin” anlamına gelen işareti alan Saksonlar meşhur uzun bıçaklarını çektiler ve Vortigern’in maiyetinin tepesine çöktüler. Kısa sürede yüzlerce prens ve soyluyu alt eden Saksonlar, artık yalnız kalan Vortigern’i Britanya adasının kontrolünü kendilerine vermesi için “ikna ettiler”.

Bu yarı fantastik hikaye, tarihe “uzun bıçakların ihaneti” olarak geçti. (Bilhassa Gallilerin hafızasında o kadar kuvvetli yer edindi ki; Galler’de peş peşe çıkan isyanların sebebi hakkında bir rapor yazan ve bunu mavi kitaba alan İngiliz Kraliyet Komisyonu’nun üyeleri ölçüyü aşarak Gallileri “ahlaksız ve geri kalmış” olmakla suçlayıp, bütün isyanların ve geri kalmışlığın suçunu da Galler dilinin “ehlileşmemiş” oluşuna bulunca Galler çalkalandı. 1847 tarihli bu hadise Galler tarihine “Mavi Kitapların İhaneti” olarak geçti.)

“Nacht der langen Messer”

1934 senesinde henüz Britanya üzerine saldırmamış bulunan Adolf Hitler, uzun bıçaklı Saksonların bu öfkeli torunu, iktidar ve muktedir kelimelerinin aynı kökten gelmelerine rağmen, aynı anlama gelmediklerini anlıyordu.

Liberalleri, sosyal demokratları ve komünistleri karşı kampa toplamayı, muhafazakarların arasındaki anlaşmazlıkları körüklemeyi ve Şansölye (başbakan) koltuğunu ele geçirmeyi başaran Hitler, gücünün sınırına dayandığının farkındaydı. Ya her gün düşme tehlikesiyle sınırlarda dolaşmaya devam edecek ya da sınırları yıkıp geçecekti. Aynı yıllarda tedavüle soktuğu şu kavram, yalnızca ülkesinin değil, onun da kaderini yansıtıyordu: “Almanya ya süper güç olacak ya da yok olacak!”

Hitler’in yok olmaya niyeti olmadığı gibi, daha fazlasını kazanmak için hırsı da vardı. Sorun tespit edilmiş, sınırlar yıkılmaya karar verilmişti. Peki, sınırlar kimin üzerine yıkılacak, ihale kime kalacaktı?

1934’te Almanya’da üç grup iktidarı çekiştiriyordu: Birinci grup, başında Cumhurbaşkanı Hindenburg’un bulunduğu yaşlı muhafazakarlardı. İkinci grubun başında Şansölye Adolf Hitler vardı ve nasyonal sosyalist müridleri de oyunun önemli bir parçasıydı. Üçüncü grup ise yine muhafazakarlardan ama bu sefer genç ve entrikasever muhafazakarlardan oluşuyordu. Bu grubun önde gelen isimleri, birbirlerinden pek de hazzetmeyen iki eski Şansölye, Kurt von Schleicher ve Franz von Papen’di.

“Tannenberg Kahramanı” Hindenburg, siyasi entrikalar için fazla yaşlıydı. Konumundan memnun bir şekilde, yıllardır aynı vazifeyi yapıyordu: Dengeyi korumak. Esas kavga diğerleri arasındaydı. Yani, sırasıyla üç şansölyenin: Papen, Schleicher ve Hitler’in.

Schleicher ve Hitler’in ayak oyunlarıyla koltuğunu kaybeden Papen, Hitler’le işbirliği yapıp Schleicher’i koltuğundan etmişti. İki muhafazakarın arasındaki kavgayı körükleyen Hitler, böylece şansölye olmuştu. Fakat rakipleri hayattaydı. Dolayısıyla kendisine karşı birleşip, bu sefer de onu indirme ihtimalleri vardı.

Papen ve Schleicher “aynı mahallenin çocuğu” sayılırlardı. İkisi de isimlerinden önce “von” unvanını taşıyor, yani soylu ailelerden geliyorlardı. İkisi de elit muhafazakarlardı. Hitler’in ise ne von unvanı vardı, ne elitti ne de muhafazakardı. Yani ötekiler için bir koltuk mücadelesi olan bu kavga, Hitler için ölüm kalım savaşıydı. Zaten paranoyak olan “Führer” bu süreçte takipçilerinden başka yaslanacak bağ bulamıyordu. Takipçilerini ise temel olarak bir grubun altında toplamıştı: Taarruz Bölüğü. (Sturmabteilung, kısaltması: SA)

Hitler devletin tepesindeki kavgayı sokağa indirirse kaybedeceğini anlıyordu. Dolayısıyla kendi yarattığı gücü törpülemek, ama aynı zamanda, bu oyunda kullanmak zorundaydı. Kitlesel mitinglerden sokakarası kavgalarına kadar her işe burnunu sokan ve dönemin Almanya’sının alternatifsiz en büyük militer-siyasi kuvveti konumunda bulunan SA’ların başında Hitler’in eski bir arkadaşı bulunuyordu: Ernst Röhm.

Nazilerin iktidara gelmeden çok evvel parti şarkılarına kadar soktukları “nacht der langen messer”, yani uzun bıçaklar gecesine, bu denklemle gelindi. Nasıl İngiltere Kralı Vortigern iktidarını kuvvetlendirmek için Saksonları davet edip, gücünü onlara kaptırdıysa; birbirlerini indirmek için Hitler’i davet eden ve Röhm’ü ayartıp “Führer’i” koltuğundan etmek isteyen muhafazakarlar da aynı durumdaydılar. Tek eksik bir ziyafet toplanması ve Sakson şefinin “Nemet oure Saxas” diye bağırmasıydı.

Führer’in yegane meselesi geçici bir koltuk değildi. Gücün tamamını istiyordu. Onun çok önceden, üstelik açık açık, ilan ettiği düşmanları vardı: “9 Kasım İhaneti”nde yer alanlar ve bu ihanetin karşısına dikilen Adolf Hitler’in önünü kesmek isteyenler. 1918’de ilan edilen Weimar Cumhuriyeti, tarih sahnesine 9 Kasım günü çıkmıştı. Hitler’e göre (ki, yalnız değildi) “9 Kasım”; Kayzer’in ülkeden atılmasının, yani Almanya’nın “babasız” bırakılmasının tarihiydi. 1923’te, Weimar Cumhuriyeti’ne karşı düzenlenen komplonun Münih ayağını bir birahaneden idare eden Adolf Hitler ve ortaklarının, hareket için tespit ettikleri tarih, yine 9 Kasım’dı. (Hitler’in 9 Kasım nefretinin, tabii ki, Yahudilerle de ilgisi vardı. Onun düşüncesine göre, Almanya’nın savaşı kaybetmesinin en önemli sebebi Yahudilerdi. Nitekim iktidara geldiğinde Yahudilere karşı düzenlediği ilk büyük pogrom 1938 yılının yine bir 9 Kasım gecesi gerçekleşecekti. O gece o kadar çok Yahudi’nin evi ve işyeri tahrip edildi ki, kırılan camların her tarafı aydınlatmasına teşbihle tarihe “Kristallnacht” olarak geçti, yani “Kristal Gece”.)

Cumhuriyetçisi olmayan cumhuriyet” Weimar’ın kurucularından (“9 Kasım hainlerinden”) Almanya’da kalanlar zaten temizlenecekti. Üstelik devletin içindeki muhafazakarlar da bu işe ses çıkarmazlardı. Fakat bu kadarcık bir tasfiye Hitler’in oyun alanını açmak yerine daraltırdı. Neticede 9 Kasım’ın hesabını sorduğunda, yapacak başka büyük iş kalmıyordu. Oysa Hitler Yahudilerin soyunu kırmak ve dünyayı ele geçirmek istiyordu. Babasız kalan Alman milletinin tepesindeki yeni “baba” olan Adolf Hitler, gözünü kendisine “yeterli derecede” sadık olmayanlara çevirdi.

Böylece tasfiye olunacakların listesi tamamlandı: 9 Kasım hainleri, Şansölye olmak isteyen hainler ve bir de Hitler’e yeteri kadar sadık olmayan hainler. (Sadakati yeterli bulunmayan grubun içinde eski bir arkadaş, Ernst Röhm de bulunuyordu.)

İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın ifadesiyle mitolojik şeyler hakkında “keskin bir zekaya” sahip olan Hitler, mitolojinin aynen tekrarından değil, uyarlanmasından yanaydı. Bu demek oluyordu ki, beklenen ziyafet biraz kılık değiştirerek yaşanacaktı. Nazi Almanya’sında ziyafet demek, darbe demekti.

1934’ün Haziran’ını Temmuz’una bağlayan gece hava sıcaktı. “Prensip olarak her zaman ancak on ikiyi beş geçtiğinde duran” Führer Berlin’i yakacak emri, muhtemelen Sakson dedelerini düşünerek ve yine muhtemelen büyük bir keyifle, verdi. “SA’ların başı Ernst Röhm ve bir kısım yandaşı, yanlarına eski şansölye Kurt von Schleicher’i de katarak bir darbe planlıyorlardı.” Buna müsaade edilemezdi. Nitekim, edilmedi.

Führer’in bizzat iştirak ettiği gece operasyonlarıyla tutuklanan “darbeciler” hızla cezalandırıldılar. (Öldürüldüler.) Bu kavgadan son anda çekilen Papen’in bahtına da Türkiye Büyükelçiliği düştü. 2 Temmuz sabahında bütün tasfiyeyi bitiren Hitler, ayın 13’ünde bir konuşma yaptı ve o gece yaşananlara tarih önünde şu ismi verdi: “Nacht der langen messer”. (Uzun bıçaklar gecesi)

O zamandan bugüne kadar siyasetin; aklın ve entrikanın kıvraklığının esnetemeyeceği kadar sıkıştığı anlarda, birilerinin kuvvete dayanarak diğerlerini tasfiye etmesi “uzun bıçaklar gecesi” olarak adlandırıldı.

Ne zamandır siyaset yazısı yazmamıştım. Bugün uzun bıçakları konu edinmemim sebebi, siyasetimizin sarsakça sıkışmış olmasıdır. Bu sıkışmadan “uzun bıçaklar” mı doğar, yoksa siyasetçilerimiz çoğu zaman olduğu gibi “Bize ne kardeşim Avrupa’dan da mitolojisinden de, biz farklı bir yol deneyeceğiz” mi derler? Burasını bilmiyorum.

Bildiğim bir şey varsa, okuduğunuz bir tarih yazısı değil, siyaset yazısıdır. 

 


Yorum Gönder

0 Yorumlar