19. yüzyılın başında Prusya isimli küçük Alman prensliği
gittikçe güç kazanarak Avrupa dengesinin mühim bir parçası haline geldi.
Prusya’nın sömürgeleri yoktu, yeraltı veya yer üstü kaynaklarından mahrumdu, toprakları
verimli değildi. Fakat birbiriyle bağlantılı iki özelliği vardı: Disiplini ve
ordusu.
Napolyon sonrası dünyada savaş mesleği, dağların arasındaki
bu ufak memleketin subaylarından soruluyordu. Devlet-i Aliyye’nin de acilen
ordusunu tanzim etmesi icap ediyordu. Talep arzı yakaladı ve Prusya’nın parlak
genç subaylarından Helmuth von Moltke yeniçerilerin lağvedilmesinin ardından
kurulan orduya “müşavir” sıfatıyla memur edildi.
Bu tarihin hoş karşılaşmalarından biridir. Bir tarafta
askeri gücünün kuvvetiyle Avrupa’yı asırlarca titretmiş ama artık kendisi
titrek bir ihtiyara dönüşmüş bizim imparatorluk, öteki tarafta Avrupa dengesi
isimli nesneyi gelecek yıllarda sarsacak Prusya’nın sonraları Genelkurmay
Başkanlığı’nı yapacak olan von Moltke.
Moltke’nin ülkemizde bulunduğu yıllarda yazdıkları “Türkiye
Mektupları” ismiyle kitap olarak basılmıştır. Bir sonraki yazıda bu kitaba
temas edeceğim için kitap hakkındaki görüşlerimi buraya almıyorum.
Fakat aşağıya aldığım metni önemsiyorum. Çünkü 1839’da bir Alman
subayı tarafından yazılan ve Türklerin Batılılaşma serüvenini Ruslarla
mukayeseli ele alan “mektup” halen geçerliliğini korumaktadır. Şöyle ki, aradan
geçen yüzyıllarda Batılılaşma serüvenimizle ilgili başka bir hikaye kayıtlara
geçmemiştir. Moltke, bir Batılı olarak, bizim onlar gibi olma çabamızı gözlemiş
ve kayıt altına almıştır. Nasıl ve neden Batılılaştığımız sorusuna cevabı da
Batı’dan bulunca ülkemizin birçok münevveri rahatlamış ve bu yorumu olduğu gibi
kabul etmiştir.
Aşağıdaki mektubu burada yayımlama amacım basittir.
Tetebbûlar ismini verdiğim bu bloğu genellikle genç insanlar takip ediyor.
Hayatlarının ilerleyen safhalarında değil ama şimdi bu paradigmayı öğrenmeleri
onların işine gelecektir. Muhtemelen büyük çoğunluğu yazanlara kelimesi kelimesine
katılacaktır. Fakat bazıları da hikayenin bundan ibaret olmadığını
düşünecektir. Öyle düşünmeleri memleket açısından faydalıdır.
Batılılaşma dediğimiz konu yazdıkça yazılacak bir “şeydir.”
Bu yüzden daha fazla uzatmıyor, Türklerin Batılılaşma serüvenini Sultan 2.
Mahmud üzerinden anlatan Moltke’ye kulak vermenizi öneriyorum.
İstanbul, 1 Eylül 1839
“Bugün müteveffa padişahın mezarını ziyaret ettim. Marmara
deniziyle liman arasında ve Nuruosmaniye camii yakınındaki bir sırtta,
yerküresinin başka hiç bir yerinde böyle zengin bir tarzda bir araya gelmemiş
kasabalar, denizler, dağlar, adalar, saraylar ve donanmaların genel panoraması
seyredilir; bir zamanlar Sultan Mahmut, orada gömülmek istediğini söylemiş.
Tabutunu işte buraya getirmişler; üzerine bir çadır kurulmuş, türbe de şimdi
çadırın üzerinde kubbelenecek, çünkü müteveffa hükümdarın kemiklerinin bir kere
daha rahatsız edilmemesi lazım. Huzur ve sükûn içinde yatsınlar.
Sultan Mahmut bütün hayatınca derin bir acı çekti:
Milletinin yeniden dirilmesi onun hayat göreviydi, bu planın boşa çıkması da
onun ölümü oldu.
Son yüzyıl, Avrupa'nın doğusunda başka bir devletin ansızın
siyasi hiçliğinden uyanışını ve Batı medeniyetini benimsemesi sayesinde çabucak
Avrupa büyük devletleri arasına girişini görmüştür. Rusya barbarlıktan çıkar
çıkmaz medeni dünya ilişkileri arasına kudretle karışmıştır; şimdi Finlandiya
körfezinden Azak denizine kadar başarıyle uygulanan ıslahata bakıp, öte yanda
Toroslardan Balkan'a kadar yayılan bu kadar bereketli memleketlerde bunların
tamamıyle başarısızlıkla sonuçlandığını görünce, tabii bu denemelerin hiç de
eşit olmayan sonuçlar verişinin sebeplerini araştıracağız. Fakat bu
incelemelerde sadece şahısların değil şartların da göz önünde tutulması, sadece
Büyük Petro ile II. Sultan Mahmut'un değil o zamanki Rusya ile şimdiki Osmanlı
İmparatorluğunun genel durumlarının birbirleriyle kıyaslanması lazımdır.
Her iki memlekette de devrim halktan gelmemiş, tersine,
kendilerine yukarıdan zorlanmıştır; her ikisinde de halklar muhafazakar,
hükümetler ihtilalci unsurlardı, çünkü sadece devlet dümeninde oturan insanlar,
hatta bunda rol alacakların arzularının aksine bile olsa, bir yenileşmenin
zorunlu olduğunu anlamışlardı. Fakat çarın, genç bir imparatorluğun kaynaşan
enerjisini doğru yola sevk etmekten ibaret olan göreviyle padişahın, artık
hayatiyeti kalmamış olan Osmanlı devleti bünyesine yeniden ruh vermek olan rolü
esastan birbirinden farklıdır. Yine aynı suretle her iki hükümdarın, büyük
eserlerini meydana getirmek için harekete geçtikleri başlangıç noktaları da
apayrıdır.
Din ve gelenekler genç çarın bizzat Avrupa'ya, kendilerinden
öğrenmek istediği memleketlerin içerisine gitmesini yasak etmiyordu; çarın
oradaki hayatı sağlam bir akıl ve durmak dinlenmek bilmeyen bir çaba olarak göze
çarpar. Saardam'da bir kayık yapmıştı, çünkü ileride Petersburg'da bir filo
inşa etmek istiyordu. İngiliz yüksek okullarında memleketine sokmak istediği
bilgilere çalıştı ve kendi payesinin ihtişam ve yüksekliğini alelade hayat
şartlarıyle değişmesi sayesinde, bilgileri ve becerileri ilerideki
teşebbüslerine destek olacak insanları tanıdı.
Padişahın, kendisini geleneklerin bir mahpus gibi yaşamaya
mahkum ettiği İstanbul'daki sarayda geçen gençliği bundan ne kadar başkadır!
Üstelik onun yabancılarla her türlü temasını din yasak etmekteydi. Sultan
Mahmut'un annesinin Avrupalı bir kadın (tabii bir Fransız!) olduğunu
anlatırlar; bu iddianın ispatı pek zor olsa gerek; şu kadarı muhakkak ki
padişah tek bir kelime bile İngilizce, Fransızca ya da Almanca anlamazdı. Bu
sebeple dünya şartları hakkında kitaplardan da bilgi edinemezdi. Bütün bilgisi
Kur'anla, Türkçe yazabilmek için lazım olduğu kadar Arapça ve Farsçadan
ibaretti. Osmanlı prensi sadece, kıskançlık ve istibdadın temasa müsaade
ettiği, pek az insanla görüşebilirdi ki bunlar da kadınlar, hadımlar yahut
mollalardan ibaretti.
Sultan Mahmut böylece 23 yaşına girmişti ki bir ihtilal onu,
o zamana kadar sarayın yaldızlı kafeslerinden seyretmiş olduğu dünyaya çağırdı.
Onu sarayın bahçe tarafına açılan giriş kapısı üstündeki beyaz köşkte, bir
yığın hasırın altından çıkardıkları zaman, kardeşinin emriyle boğdurulacağını
sanmıştı. Bunun yerine ona Eyüb'ün kılıcını kuşattılar ve kendisini, sadece
Boğaz kenarındaki bahçelerini tanıdığı, geniş bir ülkenin mutlak hükümdarı
yaptılar.
Yeni hükümdar memleketinin iç ve dış meseleleri hakkında ne
biliyorsa muhakkak ki hepsini bedbaht amcasına; kendisini kurtarmak için
çıkarılan isyan Mahmut'u padişahlığa yükseltip onun hayatına mal olan, mahlul
Sultan Selim'e borçludur. Hiç şüphe yok ki Sultan Mahmut'a Avrupa'nın
üstünlüğünü tanıma, ıslahat aşkı ve yeniçerilere karşı kin Selim'den miras
kalmıştır.
Sultan Mahmut tahtı, bütün dileklerini kabul zorunda kaldığı
asilerle pazarlık ve kardeşinin idamı sayesinde elde etmiştir. Doğuda aile bağı
bize göre gevşektir ve kulübe içerisine göre de taht üzerinde daha kolay kopar.
Sultan Mahmut için Mustafa sadece babasının herhangi bir cariyeden olma
oğlundan başka bir şey değildi; hatta ona hayatını bağışlamak istese bile isyan
eden halkın arzularına karşı koyamazdı. Mahmut buna razı olmakla Mustafa'yı
kendi güvenliği uğruna feda etti ve Osman soyunun geri kalan son ve tek dalı
olarak kaldı.
Sultan Mahmut'un saltanat devri, yüzyıllardan beri Türk
egemenliği altında ezilmiş olan Hıristiyan milletlerin uyanış ve benliklerini
anlayışlarına rastlar. Dedelerinin ettiği haksızlıkların cezasını Osman'ın
yirmi dokuzuncu torunu çekti. Sırbistan'da, Eflak ve Buğdan'da, Hellas'taki
reaya silaha sarıldılar; Müslümanlar arasında da bir püriten tarikati (Vahabiler)
baş kaldırdı; ezeli düşman Moskoflar imparatorluğun kuzey sınırlarını tazyik
ediyordu, Rumeli ve Vidin, Bağdat, Trabzon ve Akka, Şam ve Halep, Lazkiye ve
Yanya paşaları birbiri ardı sıra isyan bayrağını çektiler, bu sırada başşehri
boyuna yeniçerilerin isyanları tehdit ediyordu.
On sekiz saltanat yılının acı tecrübeleri sayesinde Sultan
Mahmut, mevcut devlet teşkilatıyle memleketi idareye devam edemeyeceği ve
hükümdarlığıyle hayatını, bu şartları tamamıyle değiştirmek uğrunda, ortaya
koyması gerektiği düşüncesine candan inandı ve bunun örneklerini mutlu Batı
memleketlerinin teşkilatında aradı. Her ne kadar ıslahat yoluna hazırlıksız
olarak girdiyse de, bunun kaçınılmaz zorunluluklarını görmeye kafi aklı ve
bunları uygulayabilecek cesareti vardı. Maksadına erişmek için imparatorluk
içindeki bütün ikinci derece kudretleri yere sermesi ve bütün kuvvetleri kendi
elinde toplaması, yani yeni binasını kurmadan önce inşaat alanını temizlemesi,
kaçınılmaz bir zorundu. Sultan, büyük ödevinin ilk kısmını zekası ve
metanetiyle başardı, fakat ikinci kısmında yıkıldı.
Önce baş eğdirilmesi gereken serkeş ve şımarık yeniçeri
kudretiydi. Şimdiye kadar dört padişahın tahtına ve hayatına mal olan bu
teşebbüsü Sultan Mahmut yıllarca, zeka ve sebatla hazırladı ve tek bir günde,
bir saatta, cesaret ve iyi talihle sonunu getirdi. 14 Haziran 1826 günü öğleyin
İstanbul'dan gelen top sesleri, Beyoğlu'nda gürlemişti ve daha ilk haber, Türk
strelitz'lerinin, İslamın pretorien'lerinin artık mevcut olmadığıydı. Padişah
çeşitli isimler ve maskeler altında yetiştirilmiş olan muntazam kıtalara,
özellikte başşehrin Türk halkının büyük bir kısmına dayanarak, Peygamberin
kutsal bayrağıyle şeyhülislamın bir lanet fetvası elinde, saraydan çıktı;
yeniçeri ağası Hüseyin Paşa yeniçerilerin tepelenişinde en faal rol alan
insandı, fakat At Meydanı’ndaki kışlaların cepheleri topa tutulurken arka
kapıları kaçış için açık bulunduruldu; her ne kadar Rumelihisarı'nda ve
imparatorluğun başka birçok noktalarında sel gibi kan aktıysa da, Hacı Bektaş
evlatları içinden gizlenmek isteyenleri memnunlukla görmemezlikten gelindi,
çünkü 199 orta, yani taburdan mürekkep olan yeniçeriler Osmanlı milletinin en
savaşçı kısmıydı. Sadece en yüksek rütbelilerle en tehlikeli ve serkeş olanlar
acımak bilmez bir şiddetle yok edildi. Boğaziçi'nin Rumeli yakasındaki köylere
musallat olan kötü şöhretli otuz birinci orta, son neferine kadar öldürüldü.
Fakat yeniçerilerin en büyük kısmı memleket içinde gizlendi, bugün de
imparatorluğun bütün vilayetlerinde, ortalarının alametlerini sağ kollarında
çıkarılması imkansız mavi çizgilerle dövülmüş olarak, taşıyan ihtiyar, kuvvetli
insanlara rastlarsın. Fertler kalmış, cemaat yok edilmiştir.
Ulema, sultanın keyfi emirlerine karşı daima yeniçerilerle
ittifak etmiştir, şimdi her ne kadar bu din adamları sınıfına hakim olmak
mümkün olamamışsa da yine de bunlar, yenilikleri ancak üstü kapalı bir antipati
ve gizli bir direnişle karşılayacak kadar ürkütülmüşlerdir.
Bundan başka, Sultan Mahmut, derebeyleri denen beylerle,
Karaosmanoğlu ve Çapanoğlu gibi az sayıdaki büyük ailenin babadan oğula intikal
eden kudretlerini yok etmiş ve vilayetlerin aşırı kuvvete sahip paşalarını, tek
biri müstesna, yenmişti.
Böylece yıkma yolu sona ermiş, sıra daha iyisini kurmaya
gelmişti; fakat işte o zaman bir devlet yapısının eksik taraflarını görmenin
buna çare bulmaktan ne kadar kolay; yapmanın yıkmadan ne kadar güç olduğu
meydana çıkmıştı.
Sultan Mahmut, milleti arasında, bu yenileşme hareketinde
idare edici ya da yardımcı olarak yanına alabileceği aydın bir insan da
bulamadı.
Avrupalılar için Doğuluların fikir seviyelerini gerçekte
olduğu kadar aşağı tasavvur etmek hemen hemen imkansızdır. Okuma yazma bilen
bir Türk’e «hafız» yani bilgin denir. Kur'an'ın ilk ve son surelerini
ezberlemekle tahsilini tamamlar, dört işlemi de pek azı tam olarak bilir.
Herkesten fazla aydın diyebileceğim ricalden bir Türk fala ve rüya tabirlerine
tamamıyle bağlıydı ve dünyanın küre şeklini tasavvur bile edemiyordu; sadece
nezaket icabı ve biz bu nokta üzerinde o kadar inatla durduğumuz için, dünyanın
bir tabak gibi düz olduğunu iddiadan vaz geçmişti. Sadece dönmelerden başka
herhangi bir Avrupa dili konuşan kimse yoktur. Yüksek memuriyetlerde bulunan
birçok Türkler kendi dillerinde yazılmış mektupları bile okutturup dinlemek
zorundadırlar. Bir kağıt parçası üzerine kamış kalemle boyuna kendi adını yazıp
duran feriki hatırlıyorum, bu sanatı az önce katibinden öğrenmişti. Bu, hiç de
mübalağalı olmayan sözlerimden, Avrupa'da okuyarak kısmen büyük faydalar
sağlamış olan Osmanlıları müstesna tutuyorum. Bu insanlar gelecekte büyük bir
önem kazanacaklardır. Sultan Mahmut bu tohumları serpmek mutluluğuna erişmişti,
fakat meyvelerini henüz derememişti.
Bu sebeple padişah için yabancılardan fikir almaktan başka
çare yoktu; fakat Türkiye'de, Hıristiyan elinden gelen en iyi hediyeden bile
şüphe edilir. Büyük Petro, maiyetinde çalışmak üzere 500 subay, mühendis,
topçu, cerrah ve sanatkarı bizzat seçmişti; bunlar onun emeklerine katılıyor ve
bu emeklerin meyvelerini de topluyorlardı. Rusya'da yabancılardan nefret
edilebilir, ama Türkiye'de bunlar hor görülür. Bir Türk Avrupalıların kendi
milletine ilim, sanat, zenginlik, cesaret ve kuvvette üstün olduğunu itiraz
etmeden kabul eder de, bu sebeple bir Frengin kendisini bir Müslümanla aynı
seviyede sayabileceğini aklına bile getiremez; bu yenilmez gururun kökü bizzat
dindedir, dinleri Müslümanlara bir Hıristiyanın «selam aleikom» diye verdiği
selama karşı, adet olduğu üzere «alikon selam» diye mukabele edecek yerde
«aleikon» diye cevap vermeyi emreder ki bu «Allah belanı versin» manasına
gelir. Pek az Avrupalı Türkiye'de bizim kadar uygun şartlarla karşılaşacaktır;
imparatorluğun en üst ricali bize karşı en büyük itibarı gösteriyor, içeri
girdiğimiz zaman ayağa kalkıyor, bize divan üzerinde, yanlarında yer gösteriyor
ve içmek üzere kendi çubuklarını ikram ediyorlardı; yüksek rütbeliler bir yere
giderken bize yol veriyorlardı; subaylar da oldukça terbiyeli davranıyorlardı,
fakat avamdan olanlar bize asla saygı göstermiyor ve kadınlarla çocuklar bazen
arkamızdan küfrediyordu. Asker itaat ediyor, fakat selam vermiyordu. Her ne
kadar müstesna bazı durumlarda selam durmak zorunda kaldıkları oluyorsa da Türk
askerinin bir gavura resm-i tazim ifa edeceği yolunda genel bir prensip koymaya
henüz cesaret edilememektedir. Biz son derece aşağı görülen bir sınıfın üstün
paye verilmiş fertleriydik; fakat Türklere ücret karşılığı hizmetlerini arz
eden Frenkler bize göre sonsuz derecede kötü durumda idiler; bunun tabii sonucu
da (pek az sayıdaki saygı değer müstesnalar bir tarafa bırakılırsa) sadece her
türlü hakarete katlanabilen şahısların burada kalmaya dayanabilmesi ve
memleketlerinde kötü öğrenciler olan insanların Türkiye'de kendilerine öğretmen
süsü vermeleri oluyor.
Uzun zaman Türkler, Avrupalı olarak yalnız serserileri
tanımışlardır; Frenkler hakkındaki kötü kanaatleri de, özellikle polis
teşkilatının yokluğu sayesinde Galata ve Beyoğlu’nda Adanmış Topraklarını
bulan, her çeşitten sürü sürü maceracılar yüzünden her gün daha haklı
çıkmaktadır.
Rusya yenileşme işine başladığı zaman bu memleketin Avrupa
ile teması o kadar azdı ki Batı devletleri, önemlerini ancak muazzam
sonuçlarıyle anladıkları teşebbüslerden hiç haber alamamışlardı. Osmanlı
İmparatorluğunda iş bundan ne kadar başkadır. Denebilir ki Avrupa Türkiye ile
bizzat Türkiye'nin kendi kendisiyle olduğundan daha fazla ilgiliydi. Hiç
değilse halk tabakasından olan adam, hünkarın gavur olmak için neden zahmete
katlandığını kavrayamamaktadır ve hala, elçilerin kralları için padişahtan bir
taç rica etmek üzere burada bulunduklarına inanarak yaşar. Bir molla
Birecik'teki toplantıda: «Neden hemen bugün on bin Osmanlı atlarına binip
Allah'a olan kuvvetli imanları ve keskin kılıçlarıyle ta Moskova'ya kadar
gitmesin?» demişti. Oradaki bir Türk subayı: «Evet neden?» diye cevap vermişti,
«Yeter ki pasaportlarını Rus sefarethanesi vize etsin!». Bu subay Reşit Beydi,
tahsilini Avrupa'da yapmıştı; fakat bu sözleri Fransızca söylemişti; böyle
kendisini kimse anlamadıktan sonra en cüretli sözleri söyleyebilirdi. Nizip
felaketinden sonra halk: «Ne zarar» diyordu, «padişah, ara sıra bir muharebe ve
birkaç vilayet kaybetmesinden bir şey çıkmayacak kadar zengindir». Fakat Avrupa
devletlerinin bu hususta başka bir görüşleri vardı; hepsi Osmanlı hükümetini
mümkün olduğu kadar kuvvetlenmiş görmek istediklerini söylüyordu, fakat hepsi
bu sözü başka türlü anlamaktaydı. Fransa, «pour avoir deux fortes puisance en
Orient», Türkiye ile Mısır aynı derecede kuvvetli hale getirilirse Doğunun
tamamıyle emniyet altına girmiş olacağı fikrindeydi. Bu, aşağı yukarı şöyle
demektir: Eğer siyaset terazisine iki ağırlık koyabilecek durumda isen bunları
böl, birini sağ, ötekini sol kefeye koy, böylece, sauf l'integrite de la Porte,
tartılamayacak kadar küçük bir parça olarak birazcık Cezayir sana kalır. Buna
karşılık İngiltere her şeyden önce padişaha, kendisine ait olanları ele
geçirmesi için yardım etmek fikrindedir; böylelikle İskenderiye'deki hidiv de
ticaret anlaşmalarını ve demiryollarını protesto etmeye kalkışamayacaktır;
İngiltere, Osmanlı devletinin haziranda bir orduyla bir donanma kaybettiğini
hiç görmemekte ve yenene sulh şartı olarak zaferden önce sahip olduğunun
yarısını teklif etmektedir. Rusya'nın, aslında Boğaz kıyısında bir gölge
hükümdarla Nil kenarındaki ikinci bir tanesine karşı hiç itirazı yoktur ve bu
hükümetin de statükoyu devam ettirmek istediği anlaşılmaktadır; hatta, kendi
memleketinde yapacak birçok işi olan Yunanistan bile Bizans İmparatorluğunun
yeniden doğması gibi güzel bir rüya görmektedir. Bir devletin menfaatlerini zedelemeden
herhangi bir enerjik tedbire baş vurmak mümkün değildir ve birçok teklifleri
birisi, salt bu tavsiyeyi öteki yaptı diye, reddedecektir. Türkiye'de
yabancıların nüfuzu o kadar kuvvetli ki, bir Frenk bahis konusu olduğu zaman
padişah payitahtına sahip değildir, çünkü bu Frenk memleketin kanunlarına tabi
değildir, aksine, kendi sefirinin himayesi altındadır. Hatta en ağır suçlarda
bile suçlu sadece tevkif edilebilir, fakat cezalandırılamaz, ilk isteme üzerine
elçiliğine teslim edilmesi lazımdır; aksi halde hükümet siyasi münasebetlerin
kesilmesi, filolar ve bombardımanlarla tehdit edilir. Elçiliklerde ise mahkeme
diye bir şey bulunmadığı için suçlunun memleketine iadesiyle yetinilir, o da
binebildiği ilk gemi ile yeniden, cezasızlığın bu Eldorado'suna döner ve Türk
makamlarının gözü önünde, inadına ve dokunulmazlıkla dolaşır durur. Beri yanda,
bir Türk mahkemesinde bir Frenk için adaletin bahis konusu olamayacağı da inkar
edilemeyecek bir haldir. Böylelikle bir kötülük daima bir başkasının kaynağı
olmakta ve bir bela ötekini doğurmaktadır.
Hıristiyan Batının bütün tarihi boyunca süren ve hala ara
sıra alevlenerek felaketlere sebep olan, kilise ile devlet arasındaki uzun
mücadele, belki de hiç bir memlekete, devlet reisinin aynı zamanda kilisenin de
reisi olduğu Rusya kadar az zarar vermemiştir. Dünyevi iktidarın din adamlarına
karşı böyle bir savaşı ise, dinin Türkler, Araplar, Kürtler, Bulgarlar,
Arnavutlar ve Lazlar gibi çeşitli kavimleri bir bütün halinde birleştiren tek
bağ olduğu ve tabaasının yarısının komşu bir devletin dindaşı bulunduğu böyle
bir yerde, son derece tehlikeli olurdu.
Gerçi padişah aynı zamanda halifedir, fakat bu sıfatla
Müslümanlık hükümlerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya bir kat daha mecburdur. Musa
kanunları gibi İslamlık da tamamıyle maddi birçok kanunları kapsamaktadır,
kendisine bağlı olanların düşünce tarzlarına belli bir yön çizer, birazcık
olsun bilince ermiş bir aklın kabul edemeyeceği kaba, maddi zevkli bir gelecek
vaat eder ve zabıta nizamlarını dini kanunlar haline getirir ki, bunlar kısmen
düşüncenin gelişmesini, toplumun evrimini ve maddi kazançların gelişmesini
önler. İnsan vücudunun teşrihi haram sayıldığı için cerrahlık ilerleyememiştir,
kadere inanış vebaya karşı tedbir almayı önlemektedir. Resim sanatı yasaktır,
çünkü resimlerdeki insanlar, hatta hayvanlar, kıyamet gününde resimlerini
yapanlardan ruh isteyeceklerdir; beri yanda sefer ayının uğursuzluğu,
pazartesinin uğurluluğu ve eşref saatin tayini, mevsim ve hava durumuna önem
vermeden askeri hareketleri ayarlamaktadır. Belirli sebeplerle yıkanmanın dini
bir zorunluluk oluşu, her türlü ödevden kaçmaya imkan vermekte ve ramazan
ayında oruç bütün işleri durdurmaktadır. Mühürler balmumu üstüne basılır, çünkü
Kur'an gündüzün mum yakmayı yasak eder, onun için mühür mumu kullanılmaz. Evet,
dini emirler gündelik hayata o kadar işlemiştir ki sıhhi gıda maddeleri
sofralardan uzaklaştırılmıştır ve hastanelerde nekahet halinde bulunanlara bile
kuvvet ilacı olarak şarap yasaktır. Kan aldırmaya Müslüman, ancak vicdan
huzursuzluğu ile ve «Bismillah el kafi, eş şafi ve el muafi» dualarını
tamamladıktan sonra razı olur. Müminin gözleri bir siperle korunamayacağı,
çünkü dua sırasında alnının yere değmesi gerektiği için sayısız insan kör
olmaktadır. Asker, ayağında iken yürüyüş yapamayacağı kunduralar giyer, çünkü
bunları günde beş defa abdest alırken çıkarmak zorundadır; ama, zorunlu bir
hale gelmiş olan ilerilikleri önleyen çok belirli ve ciddi engeller olmasalar
pekala önemsiz şeyler gibi görünecek bu münferit örnekleri bırakalım.
Böylece halife, eğer Osmanlı sultanı olmak isterse, mutlak
iktidarını borçlu olduğu, İslam akidelerini sarsmak gibi talihsiz bir duruma
düşer. Padişahın bu dini payesine ne kadar kıskançlıkla bağlı olduğunu,
vefatından birkaç gün önce, hemen hemen ölüm halindeyken, cuma namazı için
kendisini Beyazıt camiine taşıttırışı gösterir.
Çar da, sultan da iç meseleleriyle tamamıyle meşgul bir
haldeyken dış düşmanlarla savaşmak zorunda kalmışlardır; fakat Rusya muzaffer
olmuş, Babıali her yanda yenilmiştir. Bir sıra yenilgi, yeniliklerin zorunlu
oluşunu kavrayamayan ve bu yeniliklere bağlı ve kaçınılması imkansız dertlerden
ıstırap çeken halk tarafından, dine karşı gelmenin Tanrı cezası olarak
görülmüştür.
Padişah bir darbede Türkiye'nin o zamana kadar Avrupa'nın
siyasi terazisine attığı ağırlığı yok ettikten, yeniçerileri ortadan
kaldırdıktan sonra, düşmanları ve kendi uyrukları onun elinden ülkeler ve
memleketler aldılar. Hellas, Sırbistan, Buğdan ve Eflak elinden çıktı, Mısır,
Suriye, Girit, Adana ve Arabistan bir hidivin eline geçti. Besarabya ve
Kuzeydoğu Küçük Asya'yı Ruslar zapt etti, Cezayir'i Fransızlar işgal ettiler,
Tunus istiklalini ilan etti, Bosna, Arnavutluk ve Trablusgarp imparatorluğa
hemen hemen sözde tabi kaldılar, iki filo kaybedildi: Birisi savaşta, öteki
ihanetle. Bir Rus ordusu Balkanları aştı ve memleketin ikinci payitahtının
surları önüne geldi. Evet, felaketi tamamlamak için, kafirlerin silahlarının
padişahı, kendi payitahtında bir Müslüman ordusuna karşı koruması bile lazım
geldi.
Böyle çok ve böyle büyük engeller padişahın planlarını
önledi. Ne yazık ki şu söz doğrudur: En Turquie on a commence la reforme par la
queue. Bu reformların çoğu görünürdeki şeylerden, isimlerden ve projelerden
ibaretti. En zavallı eser de Rus ceketleri, Fransız talimnameleri, Belçika
tüfekleri, Türk serpuşu, Macar eyerleri, İngiliz kılıçları ve her milletten
öğretmenleriyle, Avrupa örneğine göre bir orduydu; ordu, tımarlılar, ömür
boyunca mükellef nizamiye kıtalarıyle belirsiz süre için yükümlü rediflerden
müteşekkildi, bu kıtaların amirleri acemi askerler, askerleri de daha yeni
mağlup edilmiş düşmanlardı. Sivil idarede vergileri iltizama vermeyip doğrudan
doğruya devlet için toplamak yolunda zayıf bir teşebbüse girişilmişti. Bu
yüzden devlet gelirindeki, başlangıçta kaçınılması imkansız olan azalmalar,
üstelik dürüst memurların kıtlığı, bütün ıslahat içinde en önemli olanının
uygulanmasının daha genişletilmesine engel olmuştu. Devlet adamlarının
unvanları değiştirilmişti, bu memuriyetleri işgal eden adamlar aynı yetersizlikte
kalmışlardı. Görünüşe göre padişah çok defa dini taassuba karşı lüzumsuz yere
meydan okumuştu, çünkü şeyhülislama, dinin reisine, dinin yasak ettiği
portresini gönderişinden ne fayda elde edilebilirdi?
Sultan Mahmut genç halefine memleketi çok acıklı bir durumda
bıraktı, çünkü, bu andaki karışık hal bir yana dursun, Osmanlı İmparatorluğu
henüz kök salamamış olan yeni teşkilat bakımından bir çocuk gibi zayıf, devri
geçmiş eski kurumlarıyle de bir ihtiyar kadar çökmüş haldedir. Tarafsız bir göz
Büyük Petro'ya tarihte II. Mahmut'tan çok daha üstün bir yer verecektir, fakat
sultanın üzerindeki görevin bile çarınkinden sonsuz derecede daha güç, hatta
başarılması imkansız olduğunu da itiraf edecektir.”
(Helmuth von Moltke, Türkiye Mektupları, s. 277-85)
.jpg)
0 Yorumlar