"Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz
insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim."
Mustafa Kemal Atatürk
Cumhuriyetimiz dalya dedi.
Cumhuriyetin Muhasebesi başlıklı yazıda yüzüncü yılına girmek üzere bulunan
yönetim biçimimiz hakkında bir özet girişimde bulunmuştum. İki "ana
başlığı" bu özete dahil etmemiştim: İnsan ve kültür. Kültür
başka zamanın konusu olacak, bugün, ikinci asrın şafağında cumhuriyetimizin
elindeki insan kalitesini tartışacağım.
Kabul etmeliyim ki, cumhuriyet tartışmaları gayet tuzsuz ve kısır geçti. Yılın
hemen başında yaşadığımız deprem felaketi, hayli “heyecanlı” geçen genel
seçimler, bitmeyen dış gerilimler ve ekonomik kriz … bizleri fazlasıyla bugüne
hapsetti. Şöyle geçmişe doğru yaslanıp, geleceğe projeksiyon açmaya pek fırsat
bulamadık. Daha doğrusu bizler kendi küçük topluluklarımızda bu konulara vakit
ayırdık ama bunu toplumun geneline teşmil edemedik.
Cumhuriyet hakkında konuşmayınca, doğal olarak, nereden nereye geldiğimizi
de tespit edemedik. Böylece hakikaten “garip” diye tabir edebileceğimiz bir
şekilde yüzüncü yılımıza girdik. Şöyle ki, devlet ricali işin üstünde durmadı.
Onlar durmayınca akademi, medya, bürokrasi de oralı olmadı. Yalnızca
vatandaşlar cumhuriyeti hakkıyla kutladı. Fakat onlar da “cumhur” olmanın
gururundan ziyade, tepkisizliğe tepki olarak bu işe giriştiklerinden kimse tat
alamadı. Genel bir memnun olmama hali bizleri esir aldı. (“Genel memnuniyetsizlik”
zaten çağımızın hastalığı.)
Yalan yok, ben biraz daha gayretli bir cumhuriyet tartışması bekliyordum.
Olmadı. Kimileri cumhuriyetin "zaten bittiğini" iddia ederek
havlularını attı, kimileriyse cumhuriyetin ne olduğundan çok ne olması
gerektiğine kafayı taktı. Bazıları “ilelebet yaşayacak” diyerek işin
içinden çıktı. Sonuçta herkes kendi mahallesine konuştu, kimse karşıya bakmadı.
Laf olsun kaabilinden yapılan muhaverelerden de beklenen keyif alınamadı.
Cumhuriyet kavramını ve getirdiklerini hakkıyla muhasebe edemeyince insan
kalitesini tartışmaya da vakit kalmadı.
Bitmeyen Gerilim
Türkiye'yi iki kelimeyle özetlesem şöyle derdim: Bitmeyen Gerilim.
Neden? Tek bir cevabı yok. En derli toplu cevap bize cumhuriyetin bugünkü insan
kalitesini verecek.
Öncelikle cumhuriyetin yüzüncü yılı, yalnızca Türkiye’nin değil, Dünya’nın
da ciddi bir yol ayrımında bulunduğu bir zamana tesadüf etti.
Komünizmin çöküşünün ardından “tarihin sonunu” ilan etmekte aceleci
davranan Batı, bugün yeniden soğuk savaş kalkanını kuşanıyor. Çin ve Rusya uzun
tarihlerinde ilk defa birbirlerini “stratejik ortak” olarak tanımlıyor.
Tepedeki güç mücadelesi gittikçe kızışıyor ve dünyanın dört bir tarafında,
arkasında bu iki kampın bulunduğu, çetin kavgalar veriliyor.
Ukrayna, Filistin gibi mahallerde yüzlerce, binlerce insan vicdansızca ve
şuursuzca katlediliyor. (Bu durum ne demek olduğunu hala idrak edemediğim
“uluslararası toplum” isimli nesneyi çok rahatsız ediyor.)
Diğer taraftan yapay zeka yükseliyor ve birçok meslek tarih olmaya yüz
tutuyor. “Bildiğimiz” insan tipi yavaş yavaş tedavülden kalkıyor.
Post-modern anlatı yüzünden büyük hikayelerin tarihe karıştığı iddia
ediliyor ama “bütün hikayeleri bitiren hikayenin” başlı başına büyük olduğu
ıskalanıyor. Zaten postmodernizm biraz da Versay’a benziyor. Biliyorsunuz
1.Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri’nin Almanya’ya dikte ettikleri bu
anlaşmaya “bütün barışları bitiren barış” ismi veriliyor.
Bütün bu hengamenin ortasında bir adamın hayalleri tam yüzüncü yılında aynı
ışıltıyla parlıyor: Atatürk ve onun kurduğu cumhuriyet.
Her şeyden evvel bu muazzam bir başarıdır. Daha evvel de söylemiştim, yine
söyleyeceğim: Son üç asırlık tarihimizde bütün dünyayı kendimize hayran
bıraktığımız tek hadise İstiklal Harbi’dir. Böyle bir harbi başarmak yalnızca
Mustafa Kemal Paşa gibi bir dâhiyle olur. Bozkırın ortasında cumhuriyet kurmak
da yalnızca onun azmedeceği bir iştir.
“Bozkırın ortası” önemli bir coğrafi işarettir. Çünkü bozkır insanı hep
daha fazlasını vermeye zorlar. Mustafa Kemal Paşa’nın vizyonu, bozkıra kurduğu
eğitim müesseseleriyle dünyayı yakalamak - ve evet - geçmekti.
Türk modernleşmesi mühendislik temelli okullarda başlamıştı. Kendisi de
Harbiyeli olan Atatürk bu işi daha ileriye götürdü ve kurduğu Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi’yle sosyal sahada da kuvvetli bir toplum inşa etmeye
çalıştı.
Fakat başaramadı. Halen dünya çapında mühendisler, doktorlar yetiştiren
memleketimiz sosyal bilimlerde aynı başarıyı gösteremedi. Hatta içine kapanmak
suretiyle geriye gitti.
Bu yüzden bugün cumhuriyetimiz topal ördek gibidir. “Resmi” işlerini
titizlikle yapan, matematik problemlerini büyük bir ciddiyetle çözen ama yere
tükürmekten ve rüşvet almaktan da geri kalmayan bir “garip” toplum
görünümündeyiz.
Büyük ideallerden bahsetmenin fazla seyirci manasına geldiği
cumhuriyetimizde, ideal dediğimiz şey herkesin kendi küçük dünyasını büyük
göstermeye yemin etmesinden ibarettir. Böyle bir toplumda huzur da olmaz
ilerleme de. Kuyu kazmanın itiyat, dedikodunun gelenek, arkadan vurmanın
normal karşılandığı bir ülkede hayatta kalmak mucizedir. Akıl sağlığını korumak
ise imkânsız.
Diğer taraftan bozkırın ortasında nasıl yetiştiğini bizim de idrak
edemediğimiz inanılmaz güzellikte çiçekler vardır. Bunlar cumhuriyetin
faziletlerinden faydalanarak büyümüşlerdir. Böyle insanlara sahip olmak cidden
büyük bir şanstır.
Bu kadar bitkinin ve dikenin aynı anda peydahlanmasının sebebi yine
cumhuriyettir. Çöken bir şarkın küllerinden fışkıran enerji, bir tarafta
zararsız yiyicileri zararlı kılmış, öteki tarafta normal bitkileri verimli hale
getirmiştir.
Sayısız nesneyi aynı anda büyüten cumhuriyet yine de daha fazla enerjiyi
içinde saklıyor olmalı ki, bitmeyen gerilim dediğim durum bütün toplumu
etkiliyor.
“Yarının Türküsü”
Peki, ikinci asrın şafağında, cumhuriyetin cumhuruna nasıl bakacağız?
Bozulmuş bir ekmeğe bakar gibi mi? Hayır. Henüz mayalanmamış bir hamuru izler
gibi izleyeceğiz cumhuriyetin son nesil insanlarını…
Evet, dünya ve ülkemiz bir dönüşüm çağının tam ortasında bulunuyor. Evet,
dışarıda ve içeride onlarca problemle yüz yüzeyiz. Evet, yapay zeka birçok şeyi
kökten değiştiriyor ve değiştirecek. Evet, ekonomik zorluklar uzun süre
belimizi bükecek… Saydıklarım ve daha fazlası insanlarımızın akıl ve ruh
sağlığını tehlikeye düşürecek, bazıları bu hengameden ne yapsa çıkamayacak.
Hepsi doğru, hepsi kabul!
Fakat unutmayın ki, dünyada yalnızca birkaç devrim yaşamını sürdürüyor.
Birisi de bizim cumhuriyetimizdir! Çok az millet bizimki kadar
bilinmezliklerle, yeniliklerle doludur. Sürpriz kavramını sıfırdan tanımlayacak
kadar kuvvetli bir yenilenme iradesine sahip olan Türk milletinin ruhu gençtir.
Cumhuriyetin kaynağından fışkıran enerjisi yüksektir.
Enerjimizi doğru yöne kanalize ettiğimizde geçiş devresini tamamlayacağız.
İkinci asrın şafağında kuvvetli fırtınalara rağmen ayakta durmayı başaran bu
yapı, bütün zorlukları aşacak kudrete sahiptir. Cumhuriyet ve onun gölgesinde
yetişen insanlar henüz bütün meyvelerini bile vermemiştir.
Yarından ümitvarım. Çünkü biliyorum ki, “Umutsuz durumlar yoktur. Umutsuz
insanlar vardır.” Biz umudumuzu hiç yitirmeyeceğiz! Bu da Halaskar Gazi’ye
borcumuzdur.
Cumhuriyetimizin yüzüncü yılı kutlu olsun!

0 Yorumlar