Yunan İsyanı ve İngiltere

Eugène Delacroix'nın  Yunanistan'daki Missolonghi Harabeleri tablosu (1826) 

Türk-Yunan ilişkilerinin tarihi neredeyse bin yıla dayanır. Öyle ki “Ertuğrul'un uç beyliği ile ilgili özellikle 13. yüzyılın sonuna dair bütün bilgileri neredeyse tamamen Bithinia'daki Bizans devletine sorun çıkaran Türk komşular hakkında Yunan tarihçilerinin yazdıklarından alabiliyoruz.” (Petrosyan, 2002) 15. yüzyıldan itibaren ise iki milletin tarihini birbirinden ayrı düşünecek çok az olay yaşandı. İstanbul’un fethinin ardından iki asır boyunca süren ortaklık, 17. yüzyılın ortalarında bozuldu. 1821’de başlayan Yunan Bağımsızlık Savaşı ise iki milleti karşı karşıya getirdi.

Devlet-i Aliye, Yunan İsyanı ile bir yandan modernleşme çabalarını hızlandırırken diğer yandan büyük devletlerin artan müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle İngiltere’nin bu süreçteki rolü, yalnızca Yunan bağımsızlığının kazanılmasında değil, aynı zamanda uluslararası hegemonya mücadelesinde de belirleyici olmuştur. Türkler Yunanlılarla ilk karşılaştıkları sırada Manş’ın ötesindeki karanlıkta var olma mücadelesi veren İngiltere, Yunan İsyanı başladığında artık uluslararası sistemin hegemonu olmuştur. Her ne kadar bu rolü kabul etmesi 1830’ları bulsa da Yunan İsyanı sırasında takip ettiği politika hem Türk İmparatorluğu’nun hem modern Yunanistan’ın kaderini etkilemiştir.

Bu makale, Yunan İsyanını merkeze alarak, Türk-Yunan ilişkilerinin tarihine farklı bir perspektiften bakmayı amaçlamaktadır. İngiltere’nin uluslararası sistemde üstlendiği rolü ve bu bağlamda Yunan İsyanı’na yönelik yaklaşımını detaylı bir şekilde ele almaktadır.

Millet Sistemi’nde Rumların Ayrıcalıklı Yeri

Türk-Yunan ilişkileri çok daha eski zamanlara dayansa da 1453’ün bu iki milletin tarihinde eşit derecede önemli bir kırılma yarattığı söylenebilir. Osmanoğullarının İstanbul’u fethi devleti imparatorluğa dönüştürürken Bizans’ı tarihe karıştırdı. Fakat iş bununla bitmedi. Asırlık bir müessese olan Ortodoks Kilisesi Devlet-i Aliye’nin sınırları içinde kaldı.

İstanbul’un fethiyle artık bir imparatorluğa dönüşen Osmanoğullarının kontrol ettiği topraklardaki gayrimüslim nüfus bir anda arttı. Doğal genişleme alanı olarak Balkan coğrafyasına göz koyan imparatorluk, bu sahada genişleme hedefinde ciddiyse, yeni düzenlemeler yapmalıydı.

Eski İslâm imparatorluklarında farklı şekillerde uygulanan “Millet Sistemi” bu ihtiyaç üzerine Osmanoğlu idaresinde yeniden kuruldu. Hem mevcut toprakları daha rahat yönetmek hem yeni topraklar kazanmak isteyen imparatorluk millet sistemini çağın şartlarına uyarlayarak isteklerini gerçekleştirdi.

Arapça kökenli millet kelimesi, uzun asırlar boyunca, dinî grupları tarif etmek için kullanıldı. Devlet-i Aliye sisteminde Museviler, Ermeniler ve Ortodokslar birer millet olarak kabul ediliyordu. Millet başları tarafından yönetilen topluluklardan alınacak vergileri bu yöneticiler belirliyordu. Milletin mensupları arasındaki sorunların çözümünde kendi hukuk kuralları uygulanıyordu. Düzen bu sayede sağlanıyor, topluluklar kültürlerini devam ettirebiliyordu. Millet Sistemi imparatorluğun farklı unsurlarının kompartımanlar hâlinde idare edilmesine imkân tanıyordu. (Ortaylı, 2020)

Bu sistemin içinde “Millet-i Rum” olarak isimlendirilen topluluğun ayrı bir önemi vardı. Osmanlı protokolünde “Fehametlü Patrik Cenapları” hitabıyla anılan Rum Ortodoks Kilisesi Patriği diğer milletlerin temsilcilerinden önde bulunuyordu. Sadece ortodoks mezhebi içinde değil, imparatorluk nazarında dahi, primus inter pares kabul ediliyordu.

15. yüzyılda başlayan Batı ve Doğu Kiliselerini birleştirme kampanyası sırasında Papalık tarafından ilga edilme tehdidiyle karşı karşıya kalan Ortodoks Kilisesi bu duruma sert tepki göstermişti. Son Bizans İmparatoru’nun Papalıkla birleşme çabalarına direnen kilise, İstanbul’un fethi sırasında patrikten yoksun bulunuyordu. (Şahin, 1995) Fetihten sonra 2. Mehmet tarafından Kilise’nin başına atanan Ghennadios’a at hediye edildi. Böylece Ortodoks Kilisesi’nin liderinin imparatorluk protokolündeki rolünün önemi vurgulandı. (Ortaylı, 2020)

15. yüzyılın ikinci yarısından 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Yavuz Sultan Selim eliyle Arap coğrafyasının ele geçirilmesine kadarki süreçte Devlet-i Aliye’yi bir “Türk-Yunan İmparatorluğu” olarak tanımlamak abartılı bir yorum olmayacaktır. Kuvvetli askeri örgütlenmesi, genişleme potansiyeli ve yeniliklere açık oluşuyla Türk unsurunu bu ortaklığın genç yüzü olarak tanımlayabiliriz. Diğer taraftan güçlü imparatorluk geleneği, yerleşik hayat ve protokol konusundaki tecrübeleriyle Ortodoks Kilisesi’nin temsil ettiği Yunan unsuruna ortaklığın tecrübeli tarafı diyebiliriz.

Bu birliktelik tarihin getirdiği fırsatlarla kurulmuş, her iki tarafın da fayda sağladığı bir ortaklıktı. Devlet-i Aliye bir imparatorluk hâline gelip hem topraklarını hem kazançlarını hem de etki gücünü genişletirken; Ortodoks Kilisesi yok olma tehdidinden kurtuluyor ve hakimiyeti altındaki nüfusu arttırarak nüfuzunu büyütüyordu. Bu birliktelik sayesinde Devlet-i Aliye bir numaralı düşmanı olan Papa’nın topraklarında yaşayan hristiyan nüfusa tesir etmesinin önüne geçiyordu. (Arnakis, 1952) Kilisenin hâlen tartışılan ekümenik unvanını gerçekleştirme hedefine tarihte en çok yaklaştığı an imparatorluğun Türk-Yunan Ortaklığı devrine tesadüf eder.

1602’de İstanbul’un Fener semtinde yer alan Aya Yorgi Manastırı’na taşınan Kilise, bu tarihten sonra, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak isimlendirildi. (Şahin, 1995) Patrikhane’nin yeni ikametine yakın yerlere taşınan bazı aileler zamanla devlet yönetiminde güç kazanmaya başladılar. Bürokrasi ve ticarette öne çıkan bu aileler “Fenerliler” ya da “Fenerli Rum Beyler” olarak anılmaya başladılar. (Akpınar, 2022)

Fenerli Rumlar bürokraside dışişleri alanında yoğunlaşıyordu. Diğer ülkelerle yapılan yazışmaların tercüme işleriyle ilgilenerek başladıkları hariciye kariyerlerinde Fenerlileri bekleyen görevler arasında Eflak ve Boğdan voyvodalıkları da bulunuyordu. 17. Yüzyılla birlikte hariciyedeki ağırlıklarını arttıran Fenerliler, 1709’dan itibaren Eflak ve Boğdan voyvodalıklarına atanmaya başladılar. (Akpınar, 2022, s. 639)

Fenerlilerin hem dışişleri bürokrasisi hem voyvodalıklar gibi bir yönden iç diğer yönden dış görevlerde yüksek seviyeli elemanlar olarak tercih edilmesi tesadüf değildi. Görevlerini babadan oğula aktararak konumlarını muhafaza ediyorlardı. İmparatorluktaki müslüman nüfusun oranının daha yüksek olmasına rağmen Yunanlıların bu işler için seçilmesi sadece sadakatle açıklanamaz. Fenerli Rum Beyler, tıpkı Fehametlü Patrik Cenapları gibi, Devlet-i Aliye’yi kendi imparatorlukları olarak kabul ediyordu.

Toprağa dayalı bir imparatorluk olan Devlet-i Aliye sınırları içinde kendisine alternatif olabilecek hiçbir güç istemiyordu. Batılı anlamda aristokrasiyi sevmediği gibi ilerleyen dönemlerde çağın gereklerine uygun bir burjuva sınıfı yaratmayı da düşünmedi. Fakat tarih Devlet-i Aliye’nin yönetebileceği tebaalarından birisi olmadığını gösterdi.

Fenerli Rumlar, dil bilgileri ve kültürel olarak daha yakın olmaları avantajlarını kullanarak, Batılı devletlerin tüccarlarıyla iş yapmaya başladı. Nasıl tercümanlık aracılığıyla modern Dışişleri Bakanlığı’nın temelini Fenerli Rumlar attıysa, aynı şekilde, imparatorluk coğrafyasındaki ilk “yerli” burjuva sınıfını da onlar teşkil etti.

Uluslararası ilişkiler yazınında “modern uluslararası sistemin doğuşu” olarak selamlanan 1648 Westphalia Düzeni çok uluslu imparatorlukların bitmeyen savaşları ve bu savaşları finanse etmek amacıyla durmadan yarattıkları iktisadi buhranlarla karşı karşıya kalan tüccar ve burjuvazinin siyasette daha fazla söz hakkı istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. (Teschke, 2017) Atina’da ilk demokrasinin kuruluşundan Magna Carta’ya kadar tarihte sıklıkla gördüğümüz bu durum 1648 ve sonrasının dünyası için de geçerlidir: İktisadi olarak güçlenen sınıf politik olarak daha fazla hak ister. Bu üç örnekte hakkın bir şekilde verildiği söylenebilir. Fakat 1789 Fransız İhtilali’nde kral ve aristokrat takımı ekonomik olarak kuvvetli konumda bulunan burjuva sınıfının haklarını vermeyi reddedecek, burjuvanın buna cevabı kanlı bir ihtilal yoluyla ihkak-ı hak sağlamak şeklinde olacaktı.

Osmanlı’nın Modernleşme Çabaları ve Rumlar

17. yüzyılın ortalarından itibaren imparatorluğun tökezlediğini anlayan Devlet-i Aliye’nin yönetici sınıfı bu duruma çare bulma çabalarına girişti. Tanzimat’la özdeşleşen dönemin “Osmanlı modernleşmesi” olarak isimlendirilmesi geleneğine uyarak, kabaca 1650’lerde başlayıp 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesine kadar geçen süreci, “Risaleler Devri” olarak tarif edebiliriz.

Bu dönemi ardıllarından ayıran en önemli özellik temel çabanın modernleşme olmamasıdır. Koçibey Risalesi ve Kitâb-ı Müstetâb gibi risalelerde temelde askeri başarıların duraksamasının nedenleri tartışılıyordu. (Öz, 2019) Tedrici iyileştirmeler yoluyla işlerin yoluna gireceğine inanan risale yazarları hemen tamamen imparatorluk bürokrasisinin mensuplarıydı. 1683 Viyana Bozgunu’na kadar belirsiz aralıklarla yazılan risaleler yönetim katında ciddi bir etki yaratmadı. 1683’ten sonra sıklığı artan risalelerin akıbeti ise değişmedi. Ta ki 1789’da 3. Selim tahta çıkana dek.

3 Selim Fransız İhtilali’yle aynı senede hükümdar olma bahtsızlığına sahip bir padişahtı. Devletin modernleşme çabalarının neden başarıya ulaşamadığının kısa bir özeti olan hayatı eskiyi yeniye uydurma telaşı içinde geçti. Yeni bir ordu kurmakla işe başladı. Yaygınlaştırmak istediği yenileşme hareketinin bedelini hayatıyla ödedi. Yine de açtığı yol halefleri tarafından sürdürülecekti.

3. Selim’in karşı karşıya olduğu problemler birden fazlaydı. Öncelikle ordu çağın ihtiyaçlarına cevap vermiyordu. Osmanlı ekonomisinin temeli olan timar sistemi tamamen çökmüş, mültezimler toprak üzerinde neredeyse mutlak tasarruf yetkisine kavuşmuştu. Bürokrasi klasik döneme uygun yapısını sürdürmekte inat ediyordu. Fransa’da başlayan ihtilal uluslararası sistemi kökünden sarsmıştı. O zamana kadar Osmanlı’nın sadık müttefiki olan Fransa’nın şimdi uluslararası sistemi yıkmaya karar vermesi 3. Selim’in sadece içeride değil dışarıda da ne kadar sıkıştığını gösteriyordu.

Toprak üzerindeki merkezi tasarrufun kaybolmasının yol açtığı birinci problem ayanlardı. Bunlar yerel derebeyi hüviyetine sahip, kendi orduları bulunan, yeterince güçlülerse dış ülkelerle görüşmeler yapan, vergi politikasını İstanbul’un değil kendi ihtiyaçlarını hesaba katarak belirleyen kuvvetli tiranlardı. Hakim olduğu toprakları asırlarca yerel aracılarla yöneten Devlet-i Aliye bu adamlar yüzünden yereldeki nüfuzunu tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Üstelik taşrada (İstanbul haricindeki her yer) yaşayan insanların tepkilerine karşı kendi aracılarını muhafaza etmeyi hikmet-i siyaset olarak uygulayan imparatorluk; şimdi yereldeki insanlar tarafından şeytan, aracılar açısından baş ağrısı olarak görülüyordu.

3. Selim’in imkansız görevini zorlaştıran faktörlerden bir tanesi ise Osmanlı limanlarının çoktan dışa açılmasıydı. Mısır’da Mehmed Ali’nin kontrol ettikleri hariç imparatorluk sınırları içinde bulunan limanlarda ayanların bir tasarrufu yoktu. Fakat buralar devlete de bağlı değildi. Limanların fiili yöneticileri başta İngiltere olmak üzere tüccar devletlerdi. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rus tüccarlara Karadeniz limanlarında seyrüsefer hakkı tanınmasının ardından bütün tüccar devletler aynı talepte bulunmuş ve kısa zamanda isteklerine kavuşmuştu. (Anderson, 2001) Bu devletlerin “yerel aracıları” ise Devlet-i Aliye tebaası olan tüccarlardı. İmparatorluk dönemi burjuvazisi olarak tanımlanabilecek bu unsurlar çoğunlukla Yunanlılardı.

16. yüzyıldan beri başta Fransa olmak üzere müttefik devletlere verilen kapitülasyonlar da imparatorluğun İzmir ve Selanik gibi liman kentleri üzerindeki tasarrufunu olumsuz yönde etkiliyordu. Kapitülasyonların ilgili ülkenin vatandaşlarıyla sınırlı tutulmayıp, konsolosların talepleri doğrultusunda, Devlet-i Aliye’nin kimi tebaalarını da kapsaması ve bu tebaanın çoğunlukla Yunan olması, ayrı bir gerilime neden oluyordu.

18. yüzyılın sonunda imparatorluğun durumu pek iç açıcı değildi. Kara gücü olan devletin doğru dürüst bir ordusu yoktu. Denizlerde varlık göstermek için gerekli olan donanmadan yoksundu. Yerel aracılarına sözünü geçiremiyor, limanlarını kontrol altında tutamıyordu. Yönetemediği topraktan ne istediği oranda vergi alabiliyor ne de gerekli düzenlemeleri yapabiliyordu. Üzerinde yükseldiği ekonomik sistem çökmüştü. Yönetici sınıf işlerin kötü gittiğini idrak ediyor fakat neyi, nasıl yapacakları konusunda neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. 3. Selim’in başlattığı reformlar bu kadrolara yol göstermekten çok uzaktı fakat “bir şeyler yapmaları” konusunda teşvik etmeyi amaçlıyordu. Başarısız olması mukadderdi, nitekim başarısız oldu.

Uluslararası sistemin durumuna göre isimleri değişkenlik gösteren devletler, farklı tarihlerde, Devlet-i Aliye’nin toprak bütünlüğünü sürdürme politikasını destekliyordu. Bu devlet bazen Fransa bazen İngiltere hatta bazen Rusya oluyordu. Fransa ve İngiltere imparatorluğun toprak bütünlüğünü koruyabilmesi için tek bir yol olduğuna inanıyordu: Reform. Yine zamanın şartları gereği bu reformların yapılacağı unsurlar arasında gayrimüslim tebaayı başa yazıyorlardı. Yunan unsurunun devletin hem iç hem dış ilişkilerinde güç kazanması Rum milletini, bu sefer reformların uygulanması açısından, eşitler arasında birinci konumuna getiriyordu.

1657’de Bizans İmparatorluğu’nu ihya amacıyla çıkarılan isyanın planlayıcısı olduğu gerekçesiyle idam edilen Patrik 3. Parthenios’tan sonra imparatorluk nezdindeki eski konumunu kaybeden Patrikhane 1774’ten sonra Rusya’nın desteğiyle gücünü arttırmanın hesaplarını yapıyordu. (Şahin, 1995) İmparatorluğun güçlü olduğu klasik dönemde daha uzun süre görev yapan patrikler 1657 İsyanı ve 1774 Küçük Kaynarca sonrasında sık sık görevden alınmaya başladılar. (Arnakis, 1952)

Devletle aralarına giren münaferet tek meseleleri değildi. Sırplar, Bulgarlar, Ulahlar, Araplar gibi farklı uluslardan ortodoksların lideri konumunda bulunan patrik her zaman Yunanlılardan seçiliyordu. Bunun yanında metropolitler de Yunanlılar arasından atanıyor, ibadet dili olarak Yunanca zorunlu tutuluyordu. (Türkmen, 2002) Başta Sırplar olmak üzere Yunan olmayan ortodoks unsurlar Patrikhane’den bağımsız olma taleplerini gittikçe yükselen bir sesle dillendiriyordu. Patrikhane’nin bir başka derdi ise yükselen Yunan burjuvazisinin bağımsız davranmaya başlamasıydı.

1453’te yok olmak üzere bulunan Patrikhane’yi Osmanoğullarının İstanbul’u fethetmesi kurtarmıştı. Ardından kurulan ortaklık iki asır boyunca neredeyse sorunsuz yürütülmüş ve bu sayede imparatorluğun sınırları genişlerken Patrikhane’nin nüfuzu artmıştı. İki asırdır Türk-Yunan ortaklığının direklerini şişiren tarihin rüzgarı 18. yüzyılda sönmüştü. Devlet-i Aliye iç isyanlarla uğraşırken Patrikhane de aynı dertten muzdaripti. İmparatorluk ve Patrikhane’nin kaderlerini ortaklaştıran son hamle Yunan Bağımsızlık Hareketi’nin başlaması oldu.  

Yunan Bağımsızlık Hareketi

1789 itibariyle Fransa’nın uluslararası sistemi sabote etme eylemi Devlet-i Aliye’nin jeopolitik konumunu da zora sokuyordu. Polonya ve Habsburg idaresindeki Avusturya ile birlikte Fransa’nın doğal müttefiki olan imparatorluk şimdi eski dostundan yoksun kalmıştı. Habsburgların Osmanoğlu düşmanlığını frenleyecek hiçbir unsurun kalmamış olması Avusturya-Rusya yakınlaşmasını doğuracaktı. Rus tahtında, başına torunu Konstantin’i oturtacağı, “büyük Yunanistan” hayali kuran 2. Katerina bulunuyordu.

Fransız İhtilali’nin ateşinden yayılan fikirler Devlet-i Aliye’nin merkezileşme çabalarıyla kısmen uyumluydu. Ama daha çok bağımsızlık isteyen halkların isteklerine hizmet ediyordu.

1804 Sırp İsyanı’yla Balkanlarda perde açıldı. Önce yerel aracıları düşman olarak gören ve İstanbul’u doğrudan karşısına almayan bu isyan, çok geçmeden Sırpların bağımsızlık savaşına dönüştü. Fakat uluslararası sistem o kadar karmaşık bir pozisyondaydı ki kimse bu isyanı doğru dürüst desteklemedi. Dış destek olmaksızın bağımsız bir devlet kurmanın imkansız olduğunu Sırpların idrak etmesi için 1813 yılında Devlet-i Aliye’nin ordusunu Belgrad’da görmeleri gerekecekti. Sırp İsyanı aynı zamanda Patrikhane’den bağımsız bir kilise talebi de barındırdığı için Fener Rum Kilisesi bütün bir süreç boyunca imparatorluğun yanında durdu.

Sırpların aksine Yunan Bağımsızlık Hareketi bambaşka temellere dayanıyordu. Ticaretin güçlü olduğu bölgelerde okullaşan Yunanlılar bir çeşit “Yunan aydınlanması” yaşıyordu. Bu hareketin öncülerinden Koumas “eğitimdeki başarımızı ticaretimize borçluyuz” diyecekti. (Millas, 1994, s. 43) Yunan burjuvazisi bu “aydınlanmayı” yalnızca Devlet-i Aliye değil Patrikhaneye de karşıt bir hareket olarak yapıyordu. Denilebilir ki imparatorluk bu çabaların ikincil hedefiydi. Yunan ilerici kuvvetlerinin esas düşmanı, ismiyle müsemma, Ortodoks Kilisesi’ydi.

Köylü isyanının ötesine geçemeyen Sırplarınkinin aksine Yunanlılar, Türklerle ortaklığın sonuna geldiklerine inanıyordu. 1774 Küçük Kaynarca ve 1798 Mısır’ın işgali Türk imparatorluğunu ne kadar geriletmişse Yunan tüccarları da o kadar zenginleştirmişti. Hem Karadeniz hem Akdeniz’de ticaret kolonileri kuracak kadar büyüyen Yunan tacirlerin Avrupa’yla sıkı bağları vardı. (Anderson, 2001, s. 68) Ciddi bir servet birikiminin yanına kültürel atılımları da ekleyen tüccarlar imparatorluk burjuvazisi olarak sahneye çıkıyordu. Fakat Devlet-i Aliye’nin burjuvası olmakla iktifa etmiyorlardı. Nihai amaçları kendi devletlerine sahip olmaktı. 

1814 yılında Odesa’da Yunan tüccarlar tarafından kurulan Filiki Eteria Cemiyeti modern Yunanistan’a giden yolu açacaktı. Fakat derneğin radikal hareket tarzı Fenerli Beyler ve bizzat Fener’deki Patrik tarafından hoş karşılanmıyordu. 1820’de cemiyetin başına Rus ordusunda general olan İpsilantis geçti. İpsilantis Fenerli Rum ailelerinden birinin oğluydu. Burada sürecin Devlet-i Aliye aleyhine kırıldığını söyleyebiliriz. Daha önce İstanbul ve diğerleri arasındaki ayrımı kullanma şansına sahip olan imparatorluk, İpsilantis’in başa geçmesiyle bu şansını ciddi ölçüde yitirecekti. Yine de son bir umudu vardı: Patrikhane ve isyancılar arasındaki ayrımı körüklemek.

Devlet-i Aliye tarafından başlayan isyanı durdurması konusunda baskı gören Patrikhane’nin Yunan bağımsızlığını savunan kitle üzerindeki tesiri neredeyse yok denecek kadar azdı. Üstelik ayrı bir Yunanistan devleti fikrine de karşı çıkmıyorlardı. Fakat ne destekleyebiliyor ne de açıktan durdurmaya yelteniyorlardı. Tarafsız kalma ihtimali bulunmayan Patrikhane “ne yaparsa yapsın kaybedecekti.” (Chalkiadakis, 2014, s. 186) Tarih, 1453’ten sonra ikinci kez, İstanbul’daki Ortodoks Kilisesi’ni yok oluşun eşiğine getirmişti. İlkinde Osmanoğlu Fatih Sultan Mehmet eliyle kurtulan kilisenin imdadına bu sefer Osmanoğlu Sultan Mahmud yetişecekti.

Garip denilebilecek düşünceleriyle değil Yunan milliyetçileri Sultan Mahmud’un yanında bile kolaylıkla “yobaz” olarak tarif edilebilecek Patrik 2. Gregorios 1821 yılının Paskalya gecesi Patrikhanenin orta kapısına asıldı. (Şahin, 1995) İsyan sürecinde resmi olarak imparatorluğun söylemiyle çelişmemeye çalışan Patrik’in öldürülmesi, Mahmud’un düşüncesine göre, kilise içindeki hainlerin temizlenmesiydi. 200 senenin arkasından bakıldığında Gregorios’un süreçteki tavrını Yahuda’nın öpücüğüne benzetebiliriz. Sonuçta hayatını kaybetse de Patrikhane’yi kavganın dışına çıkarmayı başardı ve Devlet-i Aliye’yi – üstelik resmi olarak desteklerken – çöküşe sürükledi.

Mahmud’un bu hamlesi Patrikhane açısından hayat öpücüğü anlamına geliyordu. Öyle ki yobaz patrik sonraları Yunan milli marşına dönüşecek şiirde “herkes onun ölümüne ağladı” mısralarıyla şehit mertebesine yükseltilecekti. (Chalkiadakis, 2014, s. 196) Böylece Sultan Mahmud hiç istemediği bir sonuca yol açmış oldu. Farklı sınıflardan Yunanlıları tek bir amaç etrafında birleştirdi.

Devlet-i Aliye, Yunan İsyanı karşısında, iç işlerinde yapabileceği hamleleri bonkörce harcarken dışarıda işler hiç iyi gitmiyordu. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Saint Priest, daha 1770’de, ülkesinin Devlet-i Aliye’nin parçalanmasına şimdiden hazırlanması gerektiğini ve bu hazırlıklar çerçevesinde Mısır’ı topraklarına katmalarını öneriyordu. (Anderson, 2001, s. 30) Bu çerçevede Ekim 1797’de kritik önemi haiz Ege adalarını işgal eden Napolyon Bonapart bu adaları kullanarak Mısır’a ulaşmak istiyordu (Anderson, 2001, s. 42) Temel hedefi Britanya’nın para kaynağı olan Hindistan’ı kurutmak olan Bonapart bu amaçla, kendisi de çok kıymetli olan, Mısır’ı işgal etti. (1798) Devrimle sistemdeki rolü sarsılan Devlet-i Aliye bu işgalle birlikte Doğu Akdeniz’deki temel taşını kaybetti. Nasıl Küçük Kaynarca’yla (1774) Karadeniz üzerinden İstanbul’a giriş kapısı açılmışsa; şimdi aynı şekilde güneyden Payitahta ulaşmak mümkün oluyordu. Yunan isyancılar açısından daha önemlisiyse Ege’deki adaların açıkta kalmasıydı.

Fransızların tehdidi Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı’yla ittifak kurmasına yol açtı. Rusya’yla yapılan ittifakın sonucunda 1799’da Ege adaları Fransızların elinden alındı. Bonapart aynı yıl Fransa’ya dönecek, Mısır’daki ordusu 1801’de İngiliz-Osmanlı ortak kuvvetleri tarafından yok edilecekti.

Ege adaları 1800’de İyonya Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devlet olarak tanınacaktı. Devlet-i Aliye Fransa’dan aldığı adaları Ruslara kaptırmıştı. İngilizler ise Mısır’dan çıkmak istemiyordu. Fransızların hamlesiyle başlayan süreç imparatorluğu Doğu Akdeniz’den neredeyse atmanın eşiğine getirmişti.

1805’te Mısır’ın hâkimi konumuna gelen Kavalalı Mehmed Ali Paşa sıkı bir Fransız dostuna dönüşecekti. İngilizlerin Mısır’daki müttefikleri Memluk beylerini tasfiye ettiği gibi İstanbul’dan gelen emirleri de önemsemeyerek Londra’nın etki alanının tamamen dışına çıkmıştı. Britanya İmparatorluğu bir kez daha “tacın mücevheri” olan Hindistan’ın tehlikeye girdiğini hissediyordu.

1807’de, Tilsit’te, Fransız-Rus İttifakı’nın kurulması İngiltere ve Osmanlı’yı müttefik olmaya itti. Tilsit’e göre Fransızlara verilen Ege adaları 1809’da İngiltere tarafından işgal edildi. Avrupa’nın üzerinde bir hayalet değil fırtına olarak dolaşan Napolyon orduları, artık Avrupalı sayılmayan, Devlet-i Aliye’nin bir müddet rahatlamasına yol açacaktı. 1815 Waterloo Savaşı’nda Bonapart Fransa’sının yenilgisiyle sistem yeniden kurulacaktı.

1815 Sistemi ve İngiltere

Fransa’nın çöküşüne kadarki süreçte Fransız hegemonyasını dengelemek için İngiltere-Rusya ittifakına rastlanır. Napolyon döneminde hegemonik güç konumuna yeniden ulaşan Fransa bu iki meydan okuyucunun ittifakıyla önce geriletilecek ardından dişleri sökülüp sisteme öyle kabul edilecekti. Yeni düzen, Avrupa’nın en eski şehirlerden birinde, Viyana’da kurulacaktı.

Avusturya Şansölyesi Metternich’in ismiyle anılacak sistem bir çeşit denge arayışıydı. Fransa aşağıda tutulacak, güçlendirilen Prusya hem Fransa’nın sınırını aşmasını hem Rusya’nın yayılmasını engelleyecekti. “Her şey değişse bile bir şey sabit kalmalı” fikrinde olan Metternich’in yönettiği Avusturya İmparatorluğu sistemin dengeleyicisi olacaktı. İngiltere, kendi icat ettiği kavramla, dengenin dengeleyicisi rolünü oynayacaktı.

İngiltere, 1815’te, dışarıdan kararlı gibi duran ama konumunu çok da idrak edemeyen bir görüntüdeydi. Uzun yıllar meydan okuyucu olan devlet, şimdi sistemin hegemonu hâline gelmesini sindirememişti. Öyle ki sistemde aynı anda iki meydan okuyucu ve iki hegemon vardı: Rusya ve İngiltere. Rusya’ya göre Fransa’yı ortadan kaldıran esas güç Rus ordusuydu. Fransız kaynaklı yeni fikirleri de onlar ezmişti. İngilizlerin liberalizmi sisteme meydan okuyordu. İngiltere ise Fransa’yı kendisinin ezdiğini ve Rusya’nın çağdışı fikirlerinin sistemin dışında olduğunu iddia ediyordu. 1815-30 arası dönem böyle ilginçliklere sahne oldu.

İngiltere’nin durumunu, Viyana Kongresi’nden Palmerston’un Dışişleri Bakanlığına getirildiği 1830’a kadar, “güce alışma dönemi” olarak isimlendirebiliriz. İngiltere bu dönemde uluslararası dengelerin değil ama olayların dışında kalabileceğine kendisini inandırmış, Habsburgların evlilik sevdası gibi, ticaret sevdasına kapılmıştı. Gücü kabul etmekteki bu zorluğu 1830’lara kadar bazı sakarlıklar yapmasına yol açtı. Hegemon gücün sakarlıklarının tarih üzerindeki etkisini öğrenmek için Yunan İsyanı’nın sonucu oldukça masraflı ama güzel bir derstir.  

Yunanlıların isyan edeceğini Bab-ı Ali’ye bildiren devletle modern Yunanistan’ın kurulması için elinden geleni yapan devletin aynı güç olması – İngiltere – bize üzerinde güneş batmayan imparatorluğun güce alışma dönemindeki bipolar ruh hâli hakkında çok şey söylemektedir. 

Cumhuriyetçi düşüncelerin her yerde ezilmesi fikrinin ruhuyla harekete geçen Viyana Kongresi’nin toplanmasından sadece 6 sene sonra Yunan bağımsızlık savaşının başlaması ve katılımcıların çoğunluğu tarafından desteklenmesi aslında Viyana’da kurulan şeyin bir uluslararası sistem değil Avrupa’yla sınırlı bir niyet beyanı olduğunu gösterir. Niyet beyanının sisteme dönüşememesinin temel sebebi hegemon olan İngiltere’nin bir türlü bu rolünü kabul edememesiydi.

İngiltere’nin Yunan İsyanı’ndaki Rolü

Yunan İsyanı’nın esas destekçi Rusya’ydı. İngiltere Yunanistan’ın bağımsızlığını elde edeceğini anladığı zaman Doğu Akdeniz’i Rus nüfuzuna terk etmemek için isyanı desteklemeye karar verdi. Fransa ise parsayı Rusya ve İngiltere toplamasın diye sürece dahil oldu. (Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 1995, s. 81)

Devlet-i Aliye isyankar ve inatçı valisi Tepedelenli Ali Paşa’yla uğraşırken İpsilantis 1821 yılında Yunan İsyanı’nın fitilini ateşledi. (Jelavich, 2009, s. 241) İpsilantis ve arkadaşları ezildi fakat esas baş ağrısı Mora’da meydana çıktı. 1822’de Tepedelenli’yi ekarte eden Devlet-i Aliye, üstelik kendi içinde liderlik kavgaları yoluyla bölünmüş durumdaki, Yunan isyanını bir türlü bastıramadı. Yardıma Kavalalı Mehmed Ali Paşa’yı çağırdı. Mehmed Ali’nin kuvvetleri isyancılar karşısında başarılar kazanmaya başladı. (Anderson, 2001, s. 75-76)

Devlet-i Aliye’nin müreffeh toprakları üzerinde başlayan isyan, Yunanistan’ın coğrafi konumunun da etkisiyle, Düvel-i Muazzama’nın dikkatini çekti. Demokrasinin beşiği olan Yunanistan, Roma ve Hristiyanlıkla beraber, Batı’nın sacayaklarından birisi kabul ediliyordu. “Hristiyanların müslüman bir idare altında can çekişmesi” teması ayrıca etkili oluyordu. Nihayetinde milliyetçi bir ayaklanma olması Avrupalıların sempatisini kazanıyordu.

İngiliz kamuoyu Yunan isyanını açıktan destekliyordu. Puşkin’in Volga’ya seslenmesine benzer şekilde “Yunan adaları! Yunan adaları!” diye şiir yazan Lord Bryon ateşin bir Yunanperver olarak öne çıkıyordu. (Jelavich, 2009, s. 249) Bir başka şair, Shelly, şöyle diyordu: “Hepimiz Yunanlıyız. Yasalarımız, edebiyatımız, dinimiz, sanatlarımız hepsinin kökeni Yunanistan’da…” (Demirhan, 2012, s. 45) Medeniyetlerini Kadim Yunan’a borçlu olduklarını ve bugünkü Yunanlıların Helenlerin torunu olduğunu düşünen İngiliz aydınları ciddi kampanyalar başlatarak Yunanistan’a silah ve para yardımında bulundular. Para yardımında bulunanların başında Doğu Akdeniz ticaretinde etkin olan tüccarlar geliyordu. (Çetintaş, 2007, s. 95) İngiliz Devleti bütün bu süreci kafasını diğer tarafa çevirerek izledi.

Güce alışma döneminde olan İngiltere’nin dış politika kararlarında belki tarihinde en fazla kamuoyundan etkilendiği olay Yunan İsyanı olabilir. Bunun yanında Mehmed Ali faktörü de sürece dahil olmasında oldukça etkilidir. Çünkü Mehmed Ali’nin isyanı bastırması demek, Doğu Akdeniz’in bir Fransız müttefikinin eline geçmesi demekti. Hırslı bir diktatör olan Mehmed Ali’nin ele geçirdiği topraklardan zor kullanmadan çıkmayacağı kesin gibidir. Mehmed Ali’yi masada ikna etmelerinin zorluğu İngilizleri işin içine girme konusunda teşvik etmiştir. 

1809’dan sonra Yunan adaları üzerinde hakimiyet kuran İngiltere, bu adaları “Avrupa Türkiye'sinin tamamı için bir gözlemevi” olarak kullanmaya başlamıştı. (Holland, 2008, s. 385) Bu konumunun avantajıyla, isyanın başında, sanki ortada bir denge varmış gibi olmayan dengeyi dengeleme politikasını sürdürmeye çalıştı. Dışişleri Bakanı Castlereagh Avusturya ve Rusya’nın “Viyana ilkelerini koruma” amacıyla diğer ülkelerin içişlerine müdahale etmesine karşı çıkıyordu. Ruslar ya Avusturya’yla ya da Fransa’yla flört etmekten geri durmuyor, Yunanistan’ın bağımsızlığına destek vermesi için müttefik arıyorlardı. Metternich kurduğu, ya da kurduğuna inandığı sistemin, bekası için Yunan isyanının kesinlikle karşısındaydı. Hatta Rusya’nın da bu işe burnunu sokmasını önlemeye çalışıyor, Devlet-i Aliye’nin bir an evvel asileri ezmesini umut ediyordu. Fransa’nın pozisyonu ise Manş’ın öte tarafından gelecek tepkilere göre hareket etmekti.

Yanına en az bir müttefik almadan Yunanlılar için Türklerle savaşmanın, yani isyancılarla birlikte düzene karşı çıkmanın, yalnızca Viyana Sistemi değil bütün bir uluslararası sistem üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olacağını anlayan Rusya açık müdahaleden kaçınmakla beraber isyanı desteklemek için elinden geleni yapıyordu.

Devlet-i Aliye’yi Rusya’nın Doğu Akdeniz’de yayılmasının önündeki engel olarak gören İngiltere isyanı desteklemiyordu. (Anderson, 2001, s. 78) 1822 Verona Kongresi’nde yardım talebinde bulunan Yunan delegelerini reddedenlerin başında İngiltere geliyordu. (Çetintaş, 2007, s. 92) Fakat 1823’ten itibaren Yunan korsanlarının Doğu Akdeniz’de Türkleri bertaraf etmesi Londra’da bazı kafalarda şu sorunun uyanmasına neden oldu: Yeni kurulacak bir Yunanistan İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarına Türklerden daha fazla hizmet edebilir miydi?

1825 Petersburg Konferansı’nda Rusya’nın üç özerk Yunan eyaleti kurma planı başarısız oldu. Rusya, bu başarısızlığın sebebi olarak, haklı bir şekilde, konferansı sabote eden İngiltere Dışişleri Bakanı Canning’i görüyordu. (Anderson, 2001, s. 81) Böylece soruna topluca çözüm bulunması imkansız hâle geldi. Odadaki fil ise yerinde duruyordu. Bir şey yapılmalıydı. Esas soru ise bunu kimin yapacağıydı. Canning zamanı durdurmak istercesine Devlet-i Aliye’yi ateşi kesmeye zorladı. Bu ateşkes Türklerin canını sıkarken; isyancı Yunanlıları umutlandırdı. Fakat tarafların duygusal değişimleri sahadaki durumun sonucunu değiştirmedi. İsyan sürüyordu.

1826’da Dük Wellington’ı Petersburg’a gönderen Londra beklediği sonucu aldı: Yunan meselesinde Rus-İngiliz İttifakı. Bundan sonra ne diğer büyük güçlerin ne Devlet-i Aliye’nin ne Mehmed Ali’nin ne de Yunan isyancılarının sözünün bir hükmü yoktu. Atina’nın kaderi Petersburg’da çizilmiş oldu. (Hacısalihoğlu, 2013 )

Aynı yıl Sultan Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı kaldırarak merkezdeki gücünü arttırıyordu. Uzun vadede devletin yaşaması için kritik bir adım olan yeniçerilerin ilgası, tam isyanın ortasında yapılınca, imparatorluğun savaşma kabiliyetini düşürdü. Mahmud, yola hangi niyetle çıkarsa çıksın, yapıp ettikleriyle Yunan isyancılarının işini kolaylaştırıyordu.

1827’de İngiltere ve Rusya’nın yanına, Londra Antlaşması’yla, Fransa da katıldı. Antlaşmada “ateşkesi sağlama amacıyla hep birlikte tüm güçlerini kullanacaklarına” dair bir madde vardı. (Anderson, 2001, s. 86) Bu madde, aynı yıl, Navarin’de Devlet-i Aliye ve Kavalalı’nın ortak donanmalarının yok edilmesine yol açtı. 1828’te Kavalalı’nın ordusu Yunanistan’dan çekildi. (Hacısalihoğlu, 2013 )

Ertesi yıl başlayan Rus-Osmanlı savaşı Yunanistan’ı bağımsızlığa götüren sürecin son düzlüğüydü. Bu savaşın sonunda Rusya bütün Balkanları aşmış ve neredeyse İstanbul’un kapılarına dayanmıştı. Düvel-i Muazzama “hasta adamın” daha fazla dayanamayacağı konusunda mutabık kaldı ve o zamana kadar bağımsız bir Yunanistan’a açıktan taraf olmayan devletler müstakil bir Yunan devletinin kurulması konusunda anlaştı. Nihayetinde 1830’da Londra’da toplanan İngiltere, Rusya ve Fransa bağımsız Yunanistan’ın sınırlarına ve yönetim şekline karar verdiler. (Jelavich, 2009, s. 253)

Sistemin hegemonu rolünü ne kadar istememişse Yunanlıların bağımsızlığını da o kadar istemeyen İngiltere 1830 yılı itibariyle hem sistemin hegemonu hem bağımsız Yunanistan’ın bir numaralı kurucusu olmuştu. Hegemonun rolüne alışırken yaptığı sakarlığın sonucu olan Yunanistan, iki asırdır, kurulurken kıstırıldığı kısır döngünün içinde çırpınıp duruyor: Türkler, Fener Rum Patriği, Avrupa…

Sonuç

Devlet-i Aliye’yi idare edenler, başta Sultan Mahmud, Yunan İsyanı’nın mahiyetini anlayacak kavram setinden yoksundu. Mahmud’un gözünde Tepedelenli’nin isyanı Yunanın isyanından daha tehlikeliydi. Modernizm öncesi dönemin şartlarında düşünüldüğünde bu durum hakikaten böyledir. Farklı unsurlardan kurulmuş ama disiplinli, kuvvetli ve tek bir adamın idaresinde hareket eden Tepedelenli’nin ordusu Yunan isyancılarının perişan görüntüsüne bakınca oldukça azametli görünüyordu. Fakat Mahmud’un kaçırdığı temel nokta – ya da lügatinde olmayan kavram – potansiyeldi. Tepedelenli gücünü maksimize etmişti ve daha fazla güçlenemezdi. İsyan uzadıkça başarı şansı azalıyordu. Çünkü, her şeyden önce, ölen askerlerinin yerini dolduramıyordu. Yunan İsyanı ise uzadıkça güçleniyordu. Ölenin yerine yenisi geliyor, dış devletlerin müdahalesi için gerekli zemin oluşuyordu.

Devlet-i Aliye’nin parçalarının ulusal bağımsızlıklarını alarak gövdeden kopmasının, bir bakıma içeriden çöküşün, başlangıcı Yunan İsyanı’dır. Yunanistan’ın bağımsızlık sürecinde İngiltere’nin aktif katılımcı olduğu iki olay oldukça etkilidir. İlki doğrudan İngiltere tarafından 1825’te verilen ve Devlet-i Aliye’yi ateşkese zorlayan ültimatomdur. İkinci olay ise İngiltere, Rusya ve Fransa’nın ortak donanmasının Navarin’de Osmanlı donanmasını yakmasıdır. (Sander, 2012)

1828’de başlayan Rus-Osmanlı Savaşı ise Yunanistan’ın bağımsız olma sürecini tamamlamıştır. Savaşta yenilen Devlet-i Aliye, daha fazla acıya çekmeyerek, 1829 tarihli Edirne Barışı’yla Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımıştır.

Bağımsızlığın bir darbesi de Patrikhane üzerinde oldu. Yunan Kilisesi kendini autocephal ilan ederek Fener’den ayrı hareket etmeye başladı. (Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu'nda Millet Sistemi, 2002) Patrikhane, bağımsız Yunanistan ile Devlet-i Aliye arasında sürekli bir gerginlik kaynağı olarak görülmeye başladı. Hâlen devam eden bu durumun Patrikhane üzerindeki olumsuz tesirlerinin başında, 1856 Islahat Fermanı’ndan sonra, ruhani meclise laik üyelerin katılmasına izin vermesi örneği gösterilebilir. (Şahin, 1995)

Devleti kurduktan sonra bir türlü “bağımsız” olamayan Yunanistan’ın tarihi, dışarıdan destek almadan bağımsızlık hareketi yürütülemez düsturunu öğreten Sırplarınkinden farklı bir dersi ihtiva eder. Düvel-i Muazzama Yunanistan’ı kendilerinin kurduğunu düşündüğü için ülkeyi kimin nasıl yöneteceğine de karar vermeyi doğal bir hak olarak görüyordu. Nitekim bağımsızlıktan sonra Yunanistan’ın, Avrupa Konseri çerçevesinde kararlaştırılan, monarşiyle yönetilmesi ve monarkın Alman prensleri arasından seçilmesi bu durumun açık kanıtıdır. Yunan İsyanı, dışarıdan fazla destek alarak kurulan ülkelerin, hiçbir zaman tam olarak bağımsız olamayacağı dersini vermiştir. 

Kaynakça

Akpınar, M. (2022). Osmanlı Devleti'nin Hizmetinde Bir Yeni Fenerli: Aleksandır Mavroyeni Bey. Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, s. 637-660.

Anderson, M. (2001). Doğu Sorunu. Yapı Kredi Yayınlan.

Arnakis, G. (1952). The Greek Church of Constantinople and The Ottoman Empire. The Journal of Modern History, s. 235-250.

Chalkiadakis, E. G. (2014). Reconsidering the Past: Ecumenical Patriarch Gregory V and the Greek Revolution of 1821. Institute for Orthodox Christian Studies, s. 177-204.

Çetintaş, E. (2007). Doğu Akdeniz Politikaları Çerçevesinde Avrupalı Devletlerin Yunan İsyanına Desteği. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma Ve Uygulama Merkezi Dergisi, s. 83-108.

Demirhan, H. (2012). Yunan İsyanı'nda (1821-1832) Londra Yunan Komitesi ve İngiliz Yunanseverlerin Faaliyetleri. Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, s. 41-64.

Hacısalihoğlu, M. (2013 ). Yunanistan . İslam Ansiklopedisi (s. 586-595). içinde

Holland, R. (2008). Patterns of Anglo-Hellenism: A ‘Colonial’ Connection? The Journal of Imperial and Commonwealth History, s. 383–396.

Jelavich, B. (2009). Balkan Tarihi - 1 (18. ve 19. Yüzyıllar). Küre Yayınları.

Millas, H. (1994). Yunan Ulusunun Doğuşu. İletişim Yayınları.

Ortaylı, İ. (1995). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İletişim Yayınları.

Ortaylı, İ. (2002). Osmanlı İmparatorluğu'nda Millet Sistemi. Türk Ansiklopedisi, s. 216-220.

Ortaylı, İ. (2020). Millet. İslam Ansiklopedisi (s. 66-70). içinde

Öz, M. (2019). Kitâb-ı Müstetâb . İslam Ansiklopedisi (s. 69-70). içinde

Petrosyan, I. Y. (2002). Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve Yeniçerilerin Kökeni. Türkler Ansiklopedisi (s. 129-135). içinde Yeni Türkiye Yayınları.

Sander, O. (2012). Siyasi Tarih - İlkçağlardan 1918'e. İmge Kitabevi.

Şahin, M. S. (1995). Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi. İslam Ansiklopedisi (s. 342-348). içinde

Teschke, B. (2017). 1648 Söylencesi: Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu. Can Yayınları.

Türkmen, Z. (2002). Girit Adasını Osmanlı Ġdaresinden Ayırma Çabaları: Yunan İsyanını Takip Eden Dönemdeki Gelişmeler (1821-1869). Türk Ansiklopedisi (s. 859-869). içinde

Yorum Gönder

0 Yorumlar