![]() |
| Eugène Delacroix'nın Yunanistan'daki Missolonghi Harabeleri tablosu (1826) |
Türk-Yunan
ilişkilerinin tarihi neredeyse bin yıla dayanır. Öyle ki “Ertuğrul'un uç
beyliği ile ilgili özellikle 13. yüzyılın sonuna dair bütün bilgileri neredeyse
tamamen Bithinia'daki Bizans devletine sorun çıkaran Türk komşular hakkında
Yunan tarihçilerinin yazdıklarından alabiliyoruz.”
Devlet-i Aliye,
Yunan İsyanı ile bir yandan modernleşme çabalarını hızlandırırken diğer yandan
büyük devletlerin artan müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. Özellikle
İngiltere’nin bu süreçteki rolü, yalnızca Yunan bağımsızlığının kazanılmasında
değil, aynı zamanda uluslararası hegemonya mücadelesinde de belirleyici
olmuştur. Türkler Yunanlılarla ilk karşılaştıkları sırada Manş’ın ötesindeki
karanlıkta var olma mücadelesi veren İngiltere, Yunan İsyanı başladığında artık
uluslararası sistemin hegemonu olmuştur. Her ne kadar bu rolü kabul etmesi
1830’ları bulsa da Yunan İsyanı sırasında takip ettiği politika hem Türk
İmparatorluğu’nun hem modern Yunanistan’ın kaderini etkilemiştir.
Bu makale, Yunan
İsyanını merkeze alarak, Türk-Yunan ilişkilerinin tarihine farklı bir
perspektiften bakmayı amaçlamaktadır. İngiltere’nin uluslararası sistemde
üstlendiği rolü ve bu bağlamda Yunan İsyanı’na yönelik yaklaşımını detaylı bir
şekilde ele almaktadır.
Millet Sistemi’nde Rumların Ayrıcalıklı Yeri
Türk-Yunan ilişkileri
çok daha eski zamanlara dayansa da 1453’ün bu iki milletin tarihinde eşit
derecede önemli bir kırılma yarattığı söylenebilir. Osmanoğullarının İstanbul’u
fethi devleti imparatorluğa dönüştürürken Bizans’ı tarihe karıştırdı. Fakat iş
bununla bitmedi. Asırlık bir müessese olan Ortodoks Kilisesi Devlet-i Aliye’nin
sınırları içinde kaldı.
İstanbul’un
fethiyle artık bir imparatorluğa dönüşen Osmanoğullarının kontrol ettiği
topraklardaki gayrimüslim nüfus bir anda arttı. Doğal genişleme alanı olarak
Balkan coğrafyasına göz koyan imparatorluk, bu sahada genişleme hedefinde
ciddiyse, yeni düzenlemeler yapmalıydı.
Eski İslâm
imparatorluklarında farklı şekillerde uygulanan “Millet Sistemi” bu ihtiyaç
üzerine Osmanoğlu idaresinde yeniden kuruldu. Hem mevcut toprakları daha rahat
yönetmek hem yeni topraklar kazanmak isteyen imparatorluk millet sistemini
çağın şartlarına uyarlayarak isteklerini gerçekleştirdi.
Arapça kökenli
millet kelimesi, uzun asırlar boyunca, dinî grupları tarif etmek için
kullanıldı. Devlet-i Aliye sisteminde Museviler, Ermeniler ve Ortodokslar birer
millet olarak kabul ediliyordu. Millet başları tarafından yönetilen
topluluklardan alınacak vergileri bu yöneticiler belirliyordu. Milletin
mensupları arasındaki sorunların çözümünde kendi hukuk kuralları uygulanıyordu.
Düzen bu sayede sağlanıyor, topluluklar kültürlerini devam ettirebiliyordu.
Millet Sistemi imparatorluğun farklı unsurlarının kompartımanlar hâlinde idare
edilmesine imkân tanıyordu.
Bu sistemin içinde
“Millet-i Rum” olarak isimlendirilen topluluğun ayrı bir önemi vardı. Osmanlı
protokolünde “Fehametlü Patrik Cenapları” hitabıyla anılan Rum Ortodoks
Kilisesi Patriği diğer milletlerin temsilcilerinden önde bulunuyordu. Sadece ortodoks
mezhebi içinde değil, imparatorluk nazarında dahi, primus inter pares kabul
ediliyordu.
15. yüzyılda
başlayan Batı ve Doğu Kiliselerini birleştirme kampanyası sırasında Papalık
tarafından ilga edilme tehdidiyle karşı karşıya kalan Ortodoks Kilisesi bu
duruma sert tepki göstermişti. Son Bizans İmparatoru’nun Papalıkla birleşme
çabalarına direnen kilise, İstanbul’un fethi sırasında patrikten yoksun
bulunuyordu.
15. yüzyılın
ikinci yarısından 16. yüzyılın ilk çeyreğinde Yavuz Sultan Selim eliyle Arap
coğrafyasının ele geçirilmesine kadarki süreçte Devlet-i Aliye’yi bir
“Türk-Yunan İmparatorluğu” olarak tanımlamak abartılı bir yorum olmayacaktır.
Kuvvetli askeri örgütlenmesi, genişleme potansiyeli ve yeniliklere açık
oluşuyla Türk unsurunu bu ortaklığın genç yüzü olarak tanımlayabiliriz. Diğer
taraftan güçlü imparatorluk geleneği, yerleşik hayat ve protokol konusundaki
tecrübeleriyle Ortodoks Kilisesi’nin temsil ettiği Yunan unsuruna ortaklığın
tecrübeli tarafı diyebiliriz.
Bu birliktelik
tarihin getirdiği fırsatlarla kurulmuş, her iki tarafın da fayda sağladığı bir
ortaklıktı. Devlet-i Aliye bir imparatorluk hâline gelip hem topraklarını hem
kazançlarını hem de etki gücünü genişletirken; Ortodoks Kilisesi yok olma
tehdidinden kurtuluyor ve hakimiyeti altındaki nüfusu arttırarak nüfuzunu
büyütüyordu. Bu birliktelik sayesinde Devlet-i Aliye bir numaralı düşmanı olan
Papa’nın topraklarında yaşayan hristiyan nüfusa tesir etmesinin önüne
geçiyordu.
1602’de
İstanbul’un Fener semtinde yer alan Aya Yorgi Manastırı’na taşınan Kilise, bu
tarihten sonra, Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi olarak isimlendirildi.
Fenerli Rumlar
bürokraside dışişleri alanında yoğunlaşıyordu. Diğer ülkelerle yapılan
yazışmaların tercüme işleriyle ilgilenerek başladıkları hariciye kariyerlerinde
Fenerlileri bekleyen görevler arasında Eflak ve Boğdan voyvodalıkları da
bulunuyordu. 17. Yüzyılla birlikte hariciyedeki ağırlıklarını arttıran
Fenerliler, 1709’dan itibaren Eflak ve Boğdan voyvodalıklarına atanmaya
başladılar.
Fenerlilerin hem
dışişleri bürokrasisi hem voyvodalıklar gibi bir yönden iç diğer yönden dış
görevlerde yüksek seviyeli elemanlar olarak tercih edilmesi tesadüf değildi.
Görevlerini babadan oğula aktararak konumlarını muhafaza ediyorlardı.
İmparatorluktaki müslüman nüfusun oranının daha yüksek olmasına rağmen
Yunanlıların bu işler için seçilmesi sadece sadakatle açıklanamaz. Fenerli Rum
Beyler, tıpkı Fehametlü Patrik Cenapları gibi, Devlet-i Aliye’yi kendi
imparatorlukları olarak kabul ediyordu.
Toprağa dayalı
bir imparatorluk olan Devlet-i Aliye sınırları içinde kendisine alternatif
olabilecek hiçbir güç istemiyordu. Batılı anlamda aristokrasiyi sevmediği gibi
ilerleyen dönemlerde çağın gereklerine uygun bir burjuva sınıfı yaratmayı da
düşünmedi. Fakat tarih Devlet-i Aliye’nin yönetebileceği tebaalarından birisi
olmadığını gösterdi.
Fenerli Rumlar,
dil bilgileri ve kültürel olarak daha yakın olmaları avantajlarını kullanarak,
Batılı devletlerin tüccarlarıyla iş yapmaya başladı. Nasıl tercümanlık
aracılığıyla modern Dışişleri Bakanlığı’nın temelini Fenerli Rumlar attıysa,
aynı şekilde, imparatorluk coğrafyasındaki ilk “yerli” burjuva sınıfını da
onlar teşkil etti.
Uluslararası
ilişkiler yazınında “modern uluslararası sistemin doğuşu” olarak selamlanan
1648 Westphalia Düzeni çok uluslu imparatorlukların bitmeyen savaşları ve bu
savaşları finanse etmek amacıyla durmadan yarattıkları iktisadi buhranlarla
karşı karşıya kalan tüccar ve burjuvazinin siyasette daha fazla söz hakkı
istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir.
Osmanlı’nın Modernleşme Çabaları ve Rumlar
17. yüzyılın
ortalarından itibaren imparatorluğun tökezlediğini anlayan Devlet-i Aliye’nin
yönetici sınıfı bu duruma çare bulma çabalarına girişti. Tanzimat’la özdeşleşen
dönemin “Osmanlı modernleşmesi” olarak isimlendirilmesi geleneğine uyarak, kabaca
1650’lerde başlayıp 1839’da Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesine kadar geçen süreci,
“Risaleler Devri” olarak tarif edebiliriz.
Bu dönemi
ardıllarından ayıran en önemli özellik temel çabanın modernleşme olmamasıdır.
Koçibey Risalesi ve Kitâb-ı Müstetâb gibi risalelerde temelde askeri
başarıların duraksamasının nedenleri tartışılıyordu.
3 Selim Fransız
İhtilali’yle aynı senede hükümdar olma bahtsızlığına sahip bir padişahtı.
Devletin modernleşme çabalarının neden başarıya ulaşamadığının kısa bir özeti
olan hayatı eskiyi yeniye uydurma telaşı içinde geçti. Yeni bir ordu kurmakla işe
başladı. Yaygınlaştırmak istediği yenileşme hareketinin bedelini hayatıyla
ödedi. Yine de açtığı yol halefleri tarafından sürdürülecekti.
3. Selim’in karşı
karşıya olduğu problemler birden fazlaydı. Öncelikle ordu çağın ihtiyaçlarına
cevap vermiyordu. Osmanlı ekonomisinin temeli olan timar sistemi tamamen
çökmüş, mültezimler toprak üzerinde neredeyse mutlak tasarruf yetkisine
kavuşmuştu. Bürokrasi klasik döneme uygun yapısını sürdürmekte inat ediyordu.
Fransa’da başlayan ihtilal uluslararası sistemi kökünden sarsmıştı. O zamana
kadar Osmanlı’nın sadık müttefiki olan Fransa’nın şimdi uluslararası sistemi
yıkmaya karar vermesi 3. Selim’in sadece içeride değil dışarıda da ne kadar
sıkıştığını gösteriyordu.
Toprak üzerindeki
merkezi tasarrufun kaybolmasının yol açtığı birinci problem ayanlardı. Bunlar
yerel derebeyi hüviyetine sahip, kendi orduları bulunan, yeterince güçlülerse
dış ülkelerle görüşmeler yapan, vergi politikasını İstanbul’un değil kendi
ihtiyaçlarını hesaba katarak belirleyen kuvvetli tiranlardı. Hakim olduğu
toprakları asırlarca yerel aracılarla yöneten Devlet-i Aliye bu adamlar
yüzünden yereldeki nüfuzunu tamamen kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Üstelik taşrada (İstanbul haricindeki her yer) yaşayan insanların tepkilerine
karşı kendi aracılarını muhafaza etmeyi hikmet-i siyaset olarak uygulayan
imparatorluk; şimdi yereldeki insanlar tarafından şeytan, aracılar açısından baş
ağrısı olarak görülüyordu.
3. Selim’in
imkansız görevini zorlaştıran faktörlerden bir tanesi ise Osmanlı limanlarının
çoktan dışa açılmasıydı. Mısır’da Mehmed Ali’nin kontrol ettikleri hariç
imparatorluk sınırları içinde bulunan limanlarda ayanların bir tasarrufu yoktu.
Fakat buralar devlete de bağlı değildi. Limanların fiili yöneticileri başta
İngiltere olmak üzere tüccar devletlerdi. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla
Rus tüccarlara Karadeniz limanlarında seyrüsefer hakkı tanınmasının ardından
bütün tüccar devletler aynı talepte bulunmuş ve kısa zamanda isteklerine
kavuşmuştu.
16. yüzyıldan
beri başta Fransa olmak üzere müttefik devletlere verilen kapitülasyonlar da
imparatorluğun İzmir ve Selanik gibi liman kentleri üzerindeki tasarrufunu
olumsuz yönde etkiliyordu. Kapitülasyonların ilgili ülkenin vatandaşlarıyla
sınırlı tutulmayıp, konsolosların talepleri doğrultusunda, Devlet-i Aliye’nin
kimi tebaalarını da kapsaması ve bu tebaanın çoğunlukla Yunan olması, ayrı bir
gerilime neden oluyordu.
18. yüzyılın
sonunda imparatorluğun durumu pek iç açıcı değildi. Kara gücü olan devletin
doğru dürüst bir ordusu yoktu. Denizlerde varlık göstermek için gerekli olan
donanmadan yoksundu. Yerel aracılarına sözünü geçiremiyor, limanlarını kontrol
altında tutamıyordu. Yönetemediği topraktan ne istediği oranda vergi alabiliyor
ne de gerekli düzenlemeleri yapabiliyordu. Üzerinde yükseldiği ekonomik sistem
çökmüştü. Yönetici sınıf işlerin kötü gittiğini idrak ediyor fakat neyi, nasıl
yapacakları konusunda neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. 3. Selim’in başlattığı
reformlar bu kadrolara yol göstermekten çok uzaktı fakat “bir şeyler yapmaları”
konusunda teşvik etmeyi amaçlıyordu. Başarısız olması mukadderdi, nitekim
başarısız oldu.
Uluslararası
sistemin durumuna göre isimleri değişkenlik gösteren devletler, farklı
tarihlerde, Devlet-i Aliye’nin toprak bütünlüğünü sürdürme politikasını
destekliyordu. Bu devlet bazen Fransa bazen İngiltere hatta bazen Rusya
oluyordu. Fransa ve İngiltere imparatorluğun toprak bütünlüğünü koruyabilmesi
için tek bir yol olduğuna inanıyordu: Reform. Yine zamanın şartları gereği bu
reformların yapılacağı unsurlar arasında gayrimüslim tebaayı başa yazıyorlardı.
Yunan unsurunun devletin hem iç hem dış ilişkilerinde güç kazanması Rum
milletini, bu sefer reformların uygulanması açısından, eşitler arasında birinci
konumuna getiriyordu.
1657’de Bizans
İmparatorluğu’nu ihya amacıyla çıkarılan isyanın planlayıcısı olduğu
gerekçesiyle idam edilen Patrik 3. Parthenios’tan sonra imparatorluk nezdindeki
eski konumunu kaybeden Patrikhane 1774’ten sonra Rusya’nın desteğiyle gücünü
arttırmanın hesaplarını yapıyordu.
Devletle
aralarına giren münaferet tek meseleleri değildi. Sırplar, Bulgarlar, Ulahlar,
Araplar gibi farklı uluslardan ortodoksların lideri konumunda bulunan patrik
her zaman Yunanlılardan seçiliyordu. Bunun yanında metropolitler de Yunanlılar
arasından atanıyor, ibadet dili olarak Yunanca zorunlu tutuluyordu.
1453’te yok olmak
üzere bulunan Patrikhane’yi Osmanoğullarının İstanbul’u fethetmesi kurtarmıştı.
Ardından kurulan ortaklık iki asır boyunca neredeyse sorunsuz yürütülmüş ve bu
sayede imparatorluğun sınırları genişlerken Patrikhane’nin nüfuzu artmıştı. İki
asırdır Türk-Yunan ortaklığının direklerini şişiren tarihin rüzgarı 18.
yüzyılda sönmüştü. Devlet-i Aliye iç isyanlarla uğraşırken Patrikhane de aynı
dertten muzdaripti. İmparatorluk ve Patrikhane’nin kaderlerini ortaklaştıran
son hamle Yunan Bağımsızlık Hareketi’nin başlaması oldu.
Yunan Bağımsızlık Hareketi
1789 itibariyle
Fransa’nın uluslararası sistemi sabote etme eylemi Devlet-i Aliye’nin
jeopolitik konumunu da zora sokuyordu. Polonya ve Habsburg idaresindeki
Avusturya ile birlikte Fransa’nın doğal müttefiki olan imparatorluk şimdi eski
dostundan yoksun kalmıştı. Habsburgların Osmanoğlu düşmanlığını frenleyecek
hiçbir unsurun kalmamış olması Avusturya-Rusya yakınlaşmasını doğuracaktı. Rus
tahtında, başına torunu Konstantin’i oturtacağı, “büyük Yunanistan” hayali kuran
2. Katerina bulunuyordu.
Fransız
İhtilali’nin ateşinden yayılan fikirler Devlet-i Aliye’nin merkezileşme
çabalarıyla kısmen uyumluydu. Ama daha çok bağımsızlık isteyen halkların
isteklerine hizmet ediyordu.
1804 Sırp
İsyanı’yla Balkanlarda perde açıldı. Önce yerel aracıları düşman olarak gören
ve İstanbul’u doğrudan karşısına almayan bu isyan, çok geçmeden Sırpların
bağımsızlık savaşına dönüştü. Fakat uluslararası sistem o kadar karmaşık bir
pozisyondaydı ki kimse bu isyanı doğru dürüst desteklemedi. Dış destek
olmaksızın bağımsız bir devlet kurmanın imkansız olduğunu Sırpların idrak
etmesi için 1813 yılında Devlet-i Aliye’nin ordusunu Belgrad’da görmeleri
gerekecekti. Sırp İsyanı aynı zamanda Patrikhane’den bağımsız bir kilise talebi
de barındırdığı için Fener Rum Kilisesi bütün bir süreç boyunca imparatorluğun
yanında durdu.
Sırpların aksine
Yunan Bağımsızlık Hareketi bambaşka temellere dayanıyordu. Ticaretin güçlü
olduğu bölgelerde okullaşan Yunanlılar bir çeşit “Yunan aydınlanması”
yaşıyordu. Bu hareketin öncülerinden Koumas “eğitimdeki başarımızı ticaretimize
borçluyuz” diyecekti.
Köylü isyanının
ötesine geçemeyen Sırplarınkinin aksine Yunanlılar, Türklerle ortaklığın sonuna
geldiklerine inanıyordu. 1774 Küçük Kaynarca ve 1798 Mısır’ın işgali Türk
imparatorluğunu ne kadar geriletmişse Yunan tüccarları da o kadar
zenginleştirmişti. Hem Karadeniz hem Akdeniz’de ticaret kolonileri kuracak
kadar büyüyen Yunan tacirlerin Avrupa’yla sıkı bağları vardı.
1814 yılında
Odesa’da Yunan tüccarlar tarafından kurulan Filiki Eteria Cemiyeti modern
Yunanistan’a giden yolu açacaktı. Fakat derneğin radikal hareket tarzı Fenerli
Beyler ve bizzat Fener’deki Patrik tarafından hoş karşılanmıyordu. 1820’de
cemiyetin başına Rus ordusunda general olan İpsilantis geçti. İpsilantis
Fenerli Rum ailelerinden birinin oğluydu. Burada sürecin Devlet-i Aliye
aleyhine kırıldığını söyleyebiliriz. Daha önce İstanbul ve diğerleri arasındaki
ayrımı kullanma şansına sahip olan imparatorluk, İpsilantis’in başa geçmesiyle
bu şansını ciddi ölçüde yitirecekti. Yine de son bir umudu vardı: Patrikhane ve
isyancılar arasındaki ayrımı körüklemek.
Devlet-i Aliye
tarafından başlayan isyanı durdurması konusunda baskı gören Patrikhane’nin
Yunan bağımsızlığını savunan kitle üzerindeki tesiri neredeyse yok denecek
kadar azdı. Üstelik ayrı bir Yunanistan devleti fikrine de karşı çıkmıyorlardı.
Fakat ne destekleyebiliyor ne de açıktan durdurmaya yelteniyorlardı. Tarafsız
kalma ihtimali bulunmayan Patrikhane “ne yaparsa yapsın kaybedecekti.”
Garip
denilebilecek düşünceleriyle değil Yunan milliyetçileri Sultan Mahmud’un yanında
bile kolaylıkla “yobaz” olarak tarif edilebilecek Patrik 2. Gregorios 1821
yılının Paskalya gecesi Patrikhanenin orta kapısına asıldı.
Mahmud’un bu
hamlesi Patrikhane açısından hayat öpücüğü anlamına geliyordu. Öyle ki yobaz
patrik sonraları Yunan milli marşına dönüşecek şiirde “herkes onun ölümüne
ağladı” mısralarıyla şehit mertebesine yükseltilecekti.
Devlet-i Aliye,
Yunan İsyanı karşısında, iç işlerinde yapabileceği hamleleri bonkörce harcarken
dışarıda işler hiç iyi gitmiyordu. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Saint
Priest, daha 1770’de, ülkesinin Devlet-i Aliye’nin parçalanmasına şimdiden
hazırlanması gerektiğini ve bu hazırlıklar çerçevesinde Mısır’ı topraklarına
katmalarını öneriyordu.
Fransızların
tehdidi Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı’yla ittifak kurmasına yol açtı.
Rusya’yla yapılan ittifakın sonucunda 1799’da Ege adaları Fransızların elinden
alındı. Bonapart aynı yıl Fransa’ya dönecek, Mısır’daki ordusu 1801’de
İngiliz-Osmanlı ortak kuvvetleri tarafından yok edilecekti.
Ege adaları
1800’de İyonya Cumhuriyeti adıyla bağımsız bir devlet olarak tanınacaktı.
Devlet-i Aliye Fransa’dan aldığı adaları Ruslara kaptırmıştı. İngilizler ise
Mısır’dan çıkmak istemiyordu. Fransızların hamlesiyle başlayan süreç imparatorluğu
Doğu Akdeniz’den neredeyse atmanın eşiğine getirmişti.
1805’te Mısır’ın
hâkimi konumuna gelen Kavalalı Mehmed Ali Paşa sıkı bir Fransız dostuna
dönüşecekti. İngilizlerin Mısır’daki müttefikleri Memluk beylerini tasfiye
ettiği gibi İstanbul’dan gelen emirleri de önemsemeyerek Londra’nın etki
alanının tamamen dışına çıkmıştı. Britanya İmparatorluğu bir kez daha “tacın
mücevheri” olan Hindistan’ın tehlikeye girdiğini hissediyordu.
1807’de, Tilsit’te,
Fransız-Rus İttifakı’nın kurulması İngiltere ve Osmanlı’yı müttefik olmaya
itti. Tilsit’e göre Fransızlara verilen Ege adaları 1809’da İngiltere
tarafından işgal edildi. Avrupa’nın üzerinde bir hayalet değil fırtına olarak
dolaşan Napolyon orduları, artık Avrupalı sayılmayan, Devlet-i Aliye’nin bir
müddet rahatlamasına yol açacaktı. 1815 Waterloo Savaşı’nda Bonapart
Fransa’sının yenilgisiyle sistem yeniden kurulacaktı.
1815 Sistemi ve İngiltere
Fransa’nın
çöküşüne kadarki süreçte Fransız hegemonyasını dengelemek için İngiltere-Rusya
ittifakına rastlanır. Napolyon döneminde hegemonik güç konumuna yeniden ulaşan
Fransa bu iki meydan okuyucunun ittifakıyla önce geriletilecek ardından dişleri
sökülüp sisteme öyle kabul edilecekti. Yeni düzen, Avrupa’nın en eski
şehirlerden birinde, Viyana’da kurulacaktı.
Avusturya
Şansölyesi Metternich’in ismiyle anılacak sistem bir çeşit denge arayışıydı.
Fransa aşağıda tutulacak, güçlendirilen Prusya hem Fransa’nın sınırını aşmasını
hem Rusya’nın yayılmasını engelleyecekti. “Her şey değişse bile bir şey sabit
kalmalı” fikrinde olan Metternich’in yönettiği Avusturya İmparatorluğu sistemin
dengeleyicisi olacaktı. İngiltere, kendi icat ettiği kavramla, dengenin
dengeleyicisi rolünü oynayacaktı.
İngiltere, 1815’te,
dışarıdan kararlı gibi duran ama konumunu çok da idrak edemeyen bir
görüntüdeydi. Uzun yıllar meydan okuyucu olan devlet, şimdi sistemin hegemonu
hâline gelmesini sindirememişti. Öyle ki sistemde aynı anda iki meydan okuyucu
ve iki hegemon vardı: Rusya ve İngiltere. Rusya’ya göre Fransa’yı ortadan
kaldıran esas güç Rus ordusuydu. Fransız kaynaklı yeni fikirleri de onlar ezmişti.
İngilizlerin liberalizmi sisteme meydan okuyordu. İngiltere ise Fransa’yı
kendisinin ezdiğini ve Rusya’nın çağdışı fikirlerinin sistemin dışında olduğunu
iddia ediyordu. 1815-30 arası dönem böyle ilginçliklere sahne oldu.
İngiltere’nin
durumunu, Viyana Kongresi’nden Palmerston’un Dışişleri Bakanlığına getirildiği
1830’a kadar, “güce alışma dönemi” olarak isimlendirebiliriz. İngiltere bu
dönemde uluslararası dengelerin değil ama olayların dışında kalabileceğine
kendisini inandırmış, Habsburgların evlilik sevdası gibi, ticaret sevdasına
kapılmıştı. Gücü kabul etmekteki bu zorluğu 1830’lara kadar bazı sakarlıklar
yapmasına yol açtı. Hegemon gücün sakarlıklarının tarih üzerindeki etkisini
öğrenmek için Yunan İsyanı’nın sonucu oldukça masraflı ama güzel bir derstir.
Yunanlıların
isyan edeceğini Bab-ı Ali’ye bildiren devletle modern Yunanistan’ın kurulması
için elinden geleni yapan devletin aynı güç olması – İngiltere – bize üzerinde
güneş batmayan imparatorluğun güce alışma dönemindeki bipolar ruh hâli hakkında
çok şey söylemektedir.
Cumhuriyetçi düşüncelerin
her yerde ezilmesi fikrinin ruhuyla harekete geçen Viyana Kongresi’nin
toplanmasından sadece 6 sene sonra Yunan bağımsızlık savaşının başlaması ve
katılımcıların çoğunluğu tarafından desteklenmesi aslında Viyana’da kurulan
şeyin bir uluslararası sistem değil Avrupa’yla sınırlı bir niyet beyanı
olduğunu gösterir. Niyet beyanının sisteme dönüşememesinin temel sebebi hegemon
olan İngiltere’nin bir türlü bu rolünü kabul edememesiydi.
İngiltere’nin Yunan İsyanı’ndaki Rolü
Yunan İsyanı’nın
esas destekçi Rusya’ydı. İngiltere Yunanistan’ın bağımsızlığını elde edeceğini
anladığı zaman Doğu Akdeniz’i Rus nüfuzuna terk etmemek için isyanı
desteklemeye karar verdi. Fransa ise parsayı Rusya ve İngiltere toplamasın diye
sürece dahil oldu.
Devlet-i Aliye
isyankar ve inatçı valisi Tepedelenli Ali Paşa’yla uğraşırken İpsilantis 1821
yılında Yunan İsyanı’nın fitilini ateşledi.
Devlet-i
Aliye’nin müreffeh toprakları üzerinde başlayan isyan, Yunanistan’ın coğrafi
konumunun da etkisiyle, Düvel-i Muazzama’nın dikkatini çekti. Demokrasinin
beşiği olan Yunanistan, Roma ve Hristiyanlıkla beraber, Batı’nın sacayaklarından
birisi kabul ediliyordu. “Hristiyanların müslüman bir idare altında can
çekişmesi” teması ayrıca etkili oluyordu. Nihayetinde milliyetçi bir ayaklanma
olması Avrupalıların sempatisini kazanıyordu.
İngiliz kamuoyu
Yunan isyanını açıktan destekliyordu. Puşkin’in Volga’ya seslenmesine benzer
şekilde “Yunan adaları! Yunan adaları!” diye şiir yazan Lord Bryon ateşin bir
Yunanperver olarak öne çıkıyordu.
Güce alışma
döneminde olan İngiltere’nin dış politika kararlarında belki tarihinde en fazla
kamuoyundan etkilendiği olay Yunan İsyanı olabilir. Bunun yanında Mehmed Ali
faktörü de sürece dahil olmasında oldukça etkilidir. Çünkü Mehmed Ali’nin
isyanı bastırması demek, Doğu Akdeniz’in bir Fransız müttefikinin eline geçmesi
demekti. Hırslı bir diktatör olan Mehmed Ali’nin ele geçirdiği topraklardan zor
kullanmadan çıkmayacağı kesin gibidir. Mehmed Ali’yi masada ikna etmelerinin
zorluğu İngilizleri işin içine girme konusunda teşvik etmiştir.
1809’dan sonra
Yunan adaları üzerinde hakimiyet kuran İngiltere, bu adaları “Avrupa
Türkiye'sinin tamamı için bir gözlemevi” olarak kullanmaya başlamıştı.
Yanına en az bir
müttefik almadan Yunanlılar için Türklerle savaşmanın, yani isyancılarla
birlikte düzene karşı çıkmanın, yalnızca Viyana Sistemi değil bütün bir
uluslararası sistem üzerinde yıkıcı bir etkiye sahip olacağını anlayan Rusya
açık müdahaleden kaçınmakla beraber isyanı desteklemek için elinden geleni
yapıyordu.
Devlet-i Aliye’yi
Rusya’nın Doğu Akdeniz’de yayılmasının önündeki engel olarak gören İngiltere
isyanı desteklemiyordu.
1825 Petersburg
Konferansı’nda Rusya’nın üç özerk Yunan eyaleti kurma planı başarısız oldu.
Rusya, bu başarısızlığın sebebi olarak, haklı bir şekilde, konferansı sabote
eden İngiltere Dışişleri Bakanı Canning’i görüyordu.
1826’da Dük
Wellington’ı Petersburg’a gönderen Londra beklediği sonucu aldı: Yunan
meselesinde Rus-İngiliz İttifakı. Bundan sonra ne diğer büyük güçlerin ne
Devlet-i Aliye’nin ne Mehmed Ali’nin ne de Yunan isyancılarının sözünün bir
hükmü yoktu. Atina’nın kaderi Petersburg’da çizilmiş oldu.
Aynı yıl Sultan
Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı kaldırarak merkezdeki gücünü arttırıyordu. Uzun vadede
devletin yaşaması için kritik bir adım olan yeniçerilerin ilgası, tam isyanın
ortasında yapılınca, imparatorluğun savaşma kabiliyetini düşürdü. Mahmud, yola
hangi niyetle çıkarsa çıksın, yapıp ettikleriyle Yunan isyancılarının işini
kolaylaştırıyordu.
1827’de İngiltere
ve Rusya’nın yanına, Londra Antlaşması’yla, Fransa da katıldı. Antlaşmada “ateşkesi
sağlama amacıyla hep birlikte tüm güçlerini kullanacaklarına” dair bir madde
vardı.
Ertesi yıl
başlayan Rus-Osmanlı savaşı Yunanistan’ı bağımsızlığa götüren sürecin son
düzlüğüydü. Bu savaşın sonunda Rusya bütün Balkanları aşmış ve neredeyse
İstanbul’un kapılarına dayanmıştı. Düvel-i Muazzama “hasta adamın” daha fazla
dayanamayacağı konusunda mutabık kaldı ve o zamana kadar bağımsız bir
Yunanistan’a açıktan taraf olmayan devletler müstakil bir Yunan devletinin
kurulması konusunda anlaştı. Nihayetinde 1830’da Londra’da toplanan İngiltere,
Rusya ve Fransa bağımsız Yunanistan’ın sınırlarına ve yönetim şekline karar
verdiler.
Sistemin hegemonu
rolünü ne kadar istememişse Yunanlıların bağımsızlığını da o kadar istemeyen
İngiltere 1830 yılı itibariyle hem sistemin hegemonu hem bağımsız Yunanistan’ın
bir numaralı kurucusu olmuştu. Hegemonun rolüne alışırken yaptığı sakarlığın
sonucu olan Yunanistan, iki asırdır, kurulurken kıstırıldığı kısır döngünün
içinde çırpınıp duruyor: Türkler, Fener Rum Patriği, Avrupa…
Sonuç
Devlet-i Aliye’yi
idare edenler, başta Sultan Mahmud, Yunan İsyanı’nın mahiyetini anlayacak
kavram setinden yoksundu. Mahmud’un gözünde Tepedelenli’nin isyanı Yunanın
isyanından daha tehlikeliydi. Modernizm öncesi dönemin şartlarında
düşünüldüğünde bu durum hakikaten böyledir. Farklı unsurlardan kurulmuş ama
disiplinli, kuvvetli ve tek bir adamın idaresinde hareket eden Tepedelenli’nin
ordusu Yunan isyancılarının perişan görüntüsüne bakınca oldukça azametli
görünüyordu. Fakat Mahmud’un kaçırdığı temel nokta – ya da lügatinde olmayan
kavram – potansiyeldi. Tepedelenli gücünü maksimize etmişti ve daha fazla
güçlenemezdi. İsyan uzadıkça başarı şansı azalıyordu. Çünkü, her şeyden önce, ölen
askerlerinin yerini dolduramıyordu. Yunan İsyanı ise uzadıkça güçleniyordu.
Ölenin yerine yenisi geliyor, dış devletlerin müdahalesi için gerekli zemin
oluşuyordu.
Devlet-i
Aliye’nin parçalarının ulusal bağımsızlıklarını alarak gövdeden kopmasının, bir
bakıma içeriden çöküşün, başlangıcı Yunan İsyanı’dır. Yunanistan’ın bağımsızlık
sürecinde İngiltere’nin aktif katılımcı olduğu iki olay oldukça etkilidir. İlki
doğrudan İngiltere tarafından 1825’te verilen ve Devlet-i Aliye’yi ateşkese
zorlayan ültimatomdur. İkinci olay ise İngiltere, Rusya ve Fransa’nın ortak
donanmasının Navarin’de Osmanlı donanmasını yakmasıdır.
1828’de başlayan
Rus-Osmanlı Savaşı ise Yunanistan’ın bağımsız olma sürecini tamamlamıştır.
Savaşta yenilen Devlet-i Aliye, daha fazla acıya çekmeyerek, 1829 tarihli
Edirne Barışı’yla Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımıştır.
Bağımsızlığın bir
darbesi de Patrikhane üzerinde oldu. Yunan Kilisesi kendini autocephal ilan
ederek Fener’den ayrı hareket etmeye başladı.
Devleti kurduktan sonra bir türlü “bağımsız” olamayan Yunanistan’ın tarihi, dışarıdan destek almadan bağımsızlık hareketi yürütülemez düsturunu öğreten Sırplarınkinden farklı bir dersi ihtiva eder. Düvel-i Muazzama Yunanistan’ı kendilerinin kurduğunu düşündüğü için ülkeyi kimin nasıl yöneteceğine de karar vermeyi doğal bir hak olarak görüyordu. Nitekim bağımsızlıktan sonra Yunanistan’ın, Avrupa Konseri çerçevesinde kararlaştırılan, monarşiyle yönetilmesi ve monarkın Alman prensleri arasından seçilmesi bu durumun açık kanıtıdır. Yunan İsyanı, dışarıdan fazla destek alarak kurulan ülkelerin, hiçbir zaman tam olarak bağımsız olamayacağı dersini vermiştir.
Kaynakça
Akpınar,
M. (2022). Osmanlı Devleti'nin Hizmetinde Bir Yeni Fenerli: Aleksandır
Mavroyeni Bey. Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi, s. 637-660.
Anderson, M. (2001). Doğu Sorunu. Yapı Kredi
Yayınlan.
Arnakis, G. (1952). The Greek Church of Constantinople and
The Ottoman Empire. The Journal of Modern History, s. 235-250.
Chalkiadakis, E. G. (2014). Reconsidering the Past:
Ecumenical Patriarch Gregory V and the Greek Revolution of 1821. Institute
for Orthodox Christian Studies, s. 177-204.
Çetintaş, E. (2007). Doğu Akdeniz Politikaları Çerçevesinde
Avrupalı Devletlerin Yunan İsyanına Desteği. OTAM Ankara Üniversitesi
Osmanlı Tarihi Araştırma Ve Uygulama Merkezi Dergisi, s. 83-108.
Demirhan, H. (2012). Yunan İsyanı'nda (1821-1832) Londra
Yunan Komitesi ve İngiliz Yunanseverlerin Faaliyetleri. Güney-Doğu Avrupa
Araştırmaları Dergisi, s. 41-64.
Hacısalihoğlu, M. (2013 ). Yunanistan . İslam
Ansiklopedisi (s. 586-595). içinde
Holland, R. (2008). Patterns of Anglo-Hellenism: A
‘Colonial’ Connection? The Journal of Imperial and Commonwealth History,
s. 383–396.
Jelavich, B. (2009). Balkan Tarihi - 1 (18. ve 19.
Yüzyıllar). Küre Yayınları.
Millas, H. (1994). Yunan Ulusunun Doğuşu. İletişim
Yayınları.
Ortaylı, İ. (1995). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı.
İletişim Yayınları.
Ortaylı, İ. (2002). Osmanlı İmparatorluğu'nda Millet
Sistemi. Türk Ansiklopedisi, s. 216-220.
Ortaylı, İ. (2020). Millet. İslam Ansiklopedisi (s.
66-70). içinde
Öz, M. (2019). Kitâb-ı Müstetâb . İslam Ansiklopedisi
(s. 69-70). içinde
Petrosyan, I. Y. (2002). Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu ve
Yeniçerilerin Kökeni. Türkler Ansiklopedisi (s. 129-135). içinde Yeni
Türkiye Yayınları.
Sander, O. (2012). Siyasi Tarih - İlkçağlardan 1918'e.
İmge Kitabevi.
Şahin, M. S. (1995). Fener Rum Ortodoks Patrikhânesi. İslam
Ansiklopedisi (s. 342-348). içinde
Teschke, B. (2017). 1648 Söylencesi: Sınıf, Jeopolitik
ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu. Can Yayınları.
Türkmen, Z. (2002). Girit Adasını Osmanlı Ġdaresinden Ayırma Çabaları: Yunan İsyanını Takip Eden Dönemdeki Gelişmeler (1821-1869). Türk Ansiklopedisi (s. 859-869). içinde

0 Yorumlar