Herhâlde bu yüzyıl “otomasyon çağı” diye isimlendirilecek. Her şeyi aynı anda yapıyoruz. Evet, her şeyi. Aynı anda. Böylece çok sayıda işi yürütebiliyor, hiçbir şeyi kaçırmıyor, “kaliteli” vakit geçiriyoruz. Fakat bu kadar hızlı, bu derece yoğun, böylesine hareketli yaşayınca bazı şeyleri ıskalıyoruz.
Mesela derinleşemiyoruz. Veyahut tefekkür edecek, düşünecek
- hadi bloğun ismini de işe karıştıralım - tetebbu edecek vakit kalmıyor. Huzur
dediğimiz nesne bir roman adından başka bir anlam ifade etmiyor. Daha önemlisi her şeyi
yaparken, her şeyin bir sonu olduğunu ıskalıyoruz.
Daha önce 2021 yılının mart ayından 2022 aralığa kadar
“Matbuatımızdan Seçme Yazılar” başlıklı bir seri yapmış ve bir ay içinde
okuduğum köşe yazılarından önemli gördüklerimi paylaşmıştım. Sonra biraz daha
derine inmek amacıyla 2023 yılından itibaren “Okuduklarım” serisine başladım.
Bu serideyse bir ay boyunca okuduğum kitapları değerlendirdim, kritik ettim,
övdüm veya yerdim. Bugün bu serinin de finalini yapıyoruz.
Neden özellikle lise ve üniversite öğrencisi okurların en
sevdiği (belki de tek sevdiği) seriyi bitiriyorum? Cevap diğer serinin bitişiyle aynı. Kitapları topluca değil tek tek değerlendirmek istiyorum. Bir de okunacak tek
şeyin kitaplar olduğunu düşünmüyorum. Bakmasını bilirseniz herhangi bir insan
da size bir kitabın verdiklerini verebilir. Buradan daha fazla hikâye yazmayı
planladığım sonucunu çıkarabiliriz.
Bugünden bakınca adeta gelişigüzel başladığım yazı
yolculuğum tam gaz devam ediyor. Vakit bulup ilk yazılara bakarsanız aradaki
değişimin büyüklüğü sizi bile şaşırtabilir. (En azından beni şaşırtıyor.) Hiç
olmazsa yazı yazdığımı kabullendim. Önceden bu sorumluluğun altına girmemek
için “sohbet edeceğiz, konuşacağız” gibi yuvarlak laflar ederdim. Çünkü yazı
yazmak “ciddi” insanların işiydi. Aradan geçen zamanda yazarların o kadar ciddi
olmadığını anladım. Tabii ben de “havai” değilmişim, bunu da keşfettim.
Her şeyin bir sonu var. Mesela Hüsrev Gerede’nin
Almanya’daki büyükelçiliği birkaç yıl sürdü, sonra merkeze çağırdılar. Aynı şey
von Papen’in Ankara’daki görevi için de geçerli. Tek fark, onu çağırma
sebepleri iki ülkenin ilişkilerinin kesilmesiydi.
Her şeyin bir sonu var. Mesela finans sahasında öğrenmeye
başladığınızda teorileri, yani “olması gerekenleri”, kısa sürede çözüyorsunuz.
Esas problem gerçekte olanı yakalamak.
Her şeyin bir sonu var. “Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.”
Fakat nasıl Gerede’nin veya Papen’in görevlerinden damıtıp kullanacağımız
bilgiler elde ediyorsak, nasıl finansın temel kavramlarını günlük hayatımıza
entegre ediyorsak, okuduğumuz kitapların tortusu da bize öyle katkıda
bulunuyor. Bu katkının hiç olmazsa bir kısmını okuyucuya aktarabildiysem ne
mutlu bana!
Franz von Papen: Hitler’in Türkiye Büyükelçisi – Reiner Möckelmann (Kitap Yayınevi, 2019, Çeviren: S. Türkis Noyan)
Bu iyi yazılmış bir kitap. Alman siyasi tarihinde kendine
has bir yer işgal eden von Papen’i tanımak isteyenler eserden istifade
edebilirler. Fakat daha evvel Nazi dönemiyle ilgili yazmış bir Alman yazar okumadıysanız,
dikkat edin, sıkılabilirsiniz. Her bölümde, çoğu sayfada ve hatta bazen aynı
sayfada birden fazla kez Papen’in aslında ne kadar kolay yalan söyleyebildiği,
Nazilerin ne derece aşağılık mahluklar olduğu ve yazarımız emekli büyükelçinin
kat’iyen bu kepazeliklere taraftar olmadığını okuyorsunuz. İlkinde anlamamamış
olma ihtimalinize karşı tekrar, tekrar ve tekrar bu hatırlatmayı yapması çok
açık ki utanılacak bir şey. Gerçi Hitler’i başına şef diye seçmiş bir milletin
biraz da utanması iyi olur. Tamam da günah çıkarma ayinini neden bu kitaba
saklamış? Bu fasıllar o kadar bıktırıcı ve uzun ki ayrı bir kitap olarak
basılabilirdi.
Günah çıkarmak yerine Papen’den bahsettiği bölümlerse
hakikaten iyi hazırlanmış. Yakın dostu Prens Johann Ludwig Schwerin von Krosigk’in
yorumuyla “gözleri önünde cereyan eden olaylara katılan kişileri beğenmese de onlara
katılmayı reddetmeyi de içine sindiremeyen” (s.52) Papen’in hayatı
derinlemesine inceleniyor. Geniş kaynakçada alanın önde gelen kitaplarından
başka Alman, İngiliz, Fransız ve Rus arşivinden belgeler de bulunuyor.
Kitapta Papen’in hayatı, siyasi faaliyetleri, diplomatlığı
ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadıkları ayrıntılı olarak ele alınıyor.
Hitler’i neden desteklediği, Nazilerle ilişkileri, savaş suçlusu sıfatıyla
yargılanması gibi pek çok konu birinci kaynaklardan derlenen bilgilerle okuyucuya
sunuluyor. Kitap sadece meraklılara hitap ettiğinden çok sayıda alıntı
yapmayacağım. Fakat bir meseleye değinmek istiyorum.
Kitapta değinilen ilginç bir nokta bazı Almanların hâlâ çok
sevdiği bir benzeşmenin bizzat Naziler eliyle kurulmaya çalışılması: Ermeni
Tehciri ve Holokost. Aktarıyorum: “Ribbentrop'un propaganda uzmanı Karl Megerle
(…) Papen ile irtibata geçerek, kendisinin "Yahudi sorununa ilişkin farklı
bir yorumunu" bildirdi. Megerle, kamuoyunun dikkatini Yahudilere karşı
uygulanan zulümden uzaklaştırmak ve başka tarafa yönlendirmek gerektiği görüşündeydi.
Megerle, Papen'e, "acaba bizim görevlilerimiz, Ermeni meselesinin bir
çeşit "fısıltı propagandası" yoluyla yayılmasını sağlasalar, bunun
bize yararı olabilir mi?" diye sordu. "Örneğin yurtdışına şöyle bir
telkinde bulunulabilir: Türkiye nasıl bir zamanlar kendi can düşmanına karşı
tedbir almak zorunda kaldıysa, şimdi de Almanya Yahudi tehlikesine karşı
kendini korumak zorundadır." Megerle bu konudaki fikirlerini şöyle
açıkladı: "Günümüzde dünya kamuoyu Ermeni sorununu içine sindirmiş
olduğuna göre, bir süre sonra Yahudi sorununun çözümleniş biçimini de kabul
edecektir. Ayrıca İngiltere'nin 1922'ye kadar Ermeni meselesi yüzünden
Türkiye'ye karşı kışkırtıcı bir propaganda yürüttüğüne de işaret edilebilir.
Dolayısıyla bize karşı Anglo-Amerikan ve Bolşevik kışkırtmalarının sadece
siyasi oportünizm olduğu ve insancıllıkla hiç ilgisi bulunmadığı ileri
sürülebilir." (s.159-160)
Sıkılmayı göze alıyorsanız Hitler’in Büyükelçisi size çok
şey vadediyor. Tavsiye ederim.
Finansçı Olmayanlar İçin Finans – Hakan Özerol (Elma Yayınevi, 2004)
Hayatta bazı şeyler yapılırsa iyi olur. Bazıları
yapılmalıdır. Bazılarıysa mutlaka yapılmalıdır. Örneğin gün içinde
rastladığımız insanlara tebessüm etmemiz iyi karşılanır. İnsanlar kas ve kemik
sağlıklarını korumak için en azından temel ısınma egzersizleri yapmalıdır.
Nefes alıp-vermeyse mutlaka yapılmalıdır, aksi takdirde yaşam devam etmez. Bugün
finansal okur-yazarlık bilgisine sahip olmak da mutlaka yapılması gereken işler sınıfındadır.
Hakan Özerol, biraz eski olan ama benim yeni okuyabildiğim,
bu kitabında finansçı olmayanlar için finansı anlatıyor. Dili basit mi? Evet.
Fakat bir Güngör Uras kıvraklığı aramayın. (Rahmetli, “Ayşe Teyze” örneği
üzerinden bütün ekonomiyi gazetenin küçücük bir köşesinde açıklardı.) Fakat
bunu bir başlangıç kabul ederseniz fena bir deneme sayılmaz.
Kitapta işe yarar çok bilgi var. Paranın zaman değerinden
giren Özerol; bileşik faizden anüite hesaplamaya, tahvilden bonoya, mali
analizden piyasalara kadar bütün temel kavramları ele alıyor. Önce bu
kavramları açıklıyor, sonra örnek sorularla pekiştiriyor, sonundaysa konuyla
alakalı minik testler yapıyor. Öğrencilik dönemini özleyenlere ama en çok da
bugün varlık-yokluk kavgası veren öğrencilere bu kitabı tavsiye ediyorum. Nefes
alın ve finansal okur-yazarlığınızı geliştirin.
***
Harb İçinde Almanya (1939-1942) – Hüsrev Gerede (ABC Ajansı Yayınları, 1994)
Savaş döneminde “siyasetin susmayıp, aksine barış döneminden
daha hareketli bir duruma girdiğini” (s.71) yazan Hüsrev Gerede 1939-42 yılları
arasında sürdürdüğü Almanya büyükelçiliğini anlatıyor. Kitabın kurgusunda bazı
problemler göze çarpıyor. Bunu çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş yazar için
değil okuyucu için yazıyorum tabii ki. Örneğin Barbarossa Harekatı’ndan
bahsederken bir anda Kurtuluş Savaşı’nda Bolu bölgesinde çıkan isyanlara
değiniyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi, Hitler’in Reichstag’taki nutkuyla
devam ediyor. Bu hazırlıksız atlamalar kitabı okumayı zorlaştırıyor.
Hüsrev Gerede hakikaten kendine has bir büyükelçilik
yapıyor. Örneğin Molotof’un son kez Berlin’e geldiği 12 Kasım 1940 günü Rus
Dışişleri Bakanı’nı tren garında karşılayan heyetin içinde Gerede de var. Ondan
başka sefir olarak “Çan Kay Şek’in muhalifi Çin Milli Hükümeti’nin temsilcisi”
(Mao’nun adamından bahsediyor olmalı.) var yalnızca. Hatta Molotof karşısında
Türk büyükelçisini görünce hayretini saklayamıyor. (s.132)
Gerede büyükelçiliği boyunca; Hitler’in “soya fasulyesi
ekerseniz alırım” demesi üzerine Ziraat Bakanı’na doğrudan telgraf çekip
hazırlıklara başlamalarını söylemek, İtalyan büyükelçisi üzerinden Mussolini’ye
haber gönderip “Türkiye’de gözü olmadığını kanıtlamasını” istemek ve nihayetinde
Türkiye ve Almanya’yı birbirlerinin Lebensraum’u ilan etmek gibi ilginç
çıkışlar yapıyor. Kitapta bütün bu olayları kendi açısından dürüstçe
anlatıyor. Bütün bunları ve daha fazlasını yapan adamın kendini eleştirdiği tek
noktaysa “fazla gayretkeşlik göstermek”. (s.151)
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroda yer alan Hüsrev Gerede muhakkak zor bir adamdı. Yaptıklarıyla daha yaşarken ziyadesiyle tartışıldı. Fakat bu kadar eleştirilmesi onun “yanlış bir adam” olduğu anlamına gelmez. Her halükarda tarihimizi şekillendiren abidevi şahsiyetlerden olan Gerede’nin, saklamaya gerek duymadığı, abidevi egosunu yakından incelemek bilhassa tarihçiler ve psikologlar için keyifli bir meşgale olabilir. Meraklısına tavsiye ederim.

0 Yorumlar