Okuduklarım (Aralık 2025) - Final


Herhâlde bu yüzyıl “otomasyon çağı” diye isimlendirilecek. Her şeyi aynı anda yapıyoruz. Evet, her şeyi. Aynı anda. Böylece çok sayıda işi yürütebiliyor, hiçbir şeyi kaçırmıyor, “kaliteli” vakit geçiriyoruz. Fakat bu kadar hızlı, bu derece yoğun, böylesine hareketli yaşayınca bazı şeyleri ıskalıyoruz.

Mesela derinleşemiyoruz. Veyahut tefekkür edecek, düşünecek - hadi bloğun ismini de işe karıştıralım - tetebbu edecek vakit kalmıyor. Huzur dediğimiz nesne bir roman adından başka bir anlam ifade etmiyor. Daha önemlisi her şeyi yaparken, her şeyin bir sonu olduğunu ıskalıyoruz.

Daha önce 2021 yılının mart ayından 2022 aralığa kadar “Matbuatımızdan Seçme Yazılar” başlıklı bir seri yapmış ve bir ay içinde okuduğum köşe yazılarından önemli gördüklerimi paylaşmıştım. Sonra biraz daha derine inmek amacıyla 2023 yılından itibaren “Okuduklarım” serisine başladım. Bu serideyse bir ay boyunca okuduğum kitapları değerlendirdim, kritik ettim, övdüm veya yerdim. Bugün bu serinin de finalini yapıyoruz.

Neden özellikle lise ve üniversite öğrencisi okurların en sevdiği (belki de tek sevdiği) seriyi bitiriyorum? Cevap diğer serinin bitişiyle aynı. Kitapları topluca değil tek tek değerlendirmek istiyorum. Bir de okunacak tek şeyin kitaplar olduğunu düşünmüyorum. Bakmasını bilirseniz herhangi bir insan da size bir kitabın verdiklerini verebilir. Buradan daha fazla hikâye yazmayı planladığım sonucunu çıkarabiliriz.

Bugünden bakınca adeta gelişigüzel başladığım yazı yolculuğum tam gaz devam ediyor. Vakit bulup ilk yazılara bakarsanız aradaki değişimin büyüklüğü sizi bile şaşırtabilir. (En azından beni şaşırtıyor.) Hiç olmazsa yazı yazdığımı kabullendim. Önceden bu sorumluluğun altına girmemek için “sohbet edeceğiz, konuşacağız” gibi yuvarlak laflar ederdim. Çünkü yazı yazmak “ciddi” insanların işiydi. Aradan geçen zamanda yazarların o kadar ciddi olmadığını anladım. Tabii ben de “havai” değilmişim, bunu da keşfettim.

Her şeyin bir sonu var. Mesela Hüsrev Gerede’nin Almanya’daki büyükelçiliği birkaç yıl sürdü, sonra merkeze çağırdılar. Aynı şey von Papen’in Ankara’daki görevi için de geçerli. Tek fark, onu çağırma sebepleri iki ülkenin ilişkilerinin kesilmesiydi.

Her şeyin bir sonu var. Mesela finans sahasında öğrenmeye başladığınızda teorileri, yani “olması gerekenleri”, kısa sürede çözüyorsunuz. Esas problem gerçekte olanı yakalamak.

Her şeyin bir sonu var. “Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.” Fakat nasıl Gerede’nin veya Papen’in görevlerinden damıtıp kullanacağımız bilgiler elde ediyorsak, nasıl finansın temel kavramlarını günlük hayatımıza entegre ediyorsak, okuduğumuz kitapların tortusu da bize öyle katkıda bulunuyor. Bu katkının hiç olmazsa bir kısmını okuyucuya aktarabildiysem ne mutlu bana!

***

Franz von Papen: Hitler’in Türkiye Büyükelçisi – Reiner Möckelmann (Kitap Yayınevi, 2019, Çeviren: S. Türkis Noyan)

Bu iyi yazılmış bir kitap. Alman siyasi tarihinde kendine has bir yer işgal eden von Papen’i tanımak isteyenler eserden istifade edebilirler. Fakat daha evvel Nazi dönemiyle ilgili yazmış bir Alman yazar okumadıysanız, dikkat edin, sıkılabilirsiniz. Her bölümde, çoğu sayfada ve hatta bazen aynı sayfada birden fazla kez Papen’in aslında ne kadar kolay yalan söyleyebildiği, Nazilerin ne derece aşağılık mahluklar olduğu ve yazarımız emekli büyükelçinin kat’iyen bu kepazeliklere taraftar olmadığını okuyorsunuz. İlkinde anlamamamış olma ihtimalinize karşı tekrar, tekrar ve tekrar bu hatırlatmayı yapması çok açık ki utanılacak bir şey. Gerçi Hitler’i başına şef diye seçmiş bir milletin biraz da utanması iyi olur. Tamam da günah çıkarma ayinini neden bu kitaba saklamış? Bu fasıllar o kadar bıktırıcı ve uzun ki ayrı bir kitap olarak basılabilirdi.

Günah çıkarmak yerine Papen’den bahsettiği bölümlerse hakikaten iyi hazırlanmış. Yakın dostu Prens Johann Ludwig Schwerin von Krosigk’in yorumuyla “gözleri önünde cereyan eden olaylara katılan kişileri beğenmese de onlara katılmayı reddetmeyi de içine sindiremeyen” (s.52) Papen’in hayatı derinlemesine inceleniyor. Geniş kaynakçada alanın önde gelen kitaplarından başka Alman, İngiliz, Fransız ve Rus arşivinden belgeler de bulunuyor.

Kitapta Papen’in hayatı, siyasi faaliyetleri, diplomatlığı ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadıkları ayrıntılı olarak ele alınıyor. Hitler’i neden desteklediği, Nazilerle ilişkileri, savaş suçlusu sıfatıyla yargılanması gibi pek çok konu birinci kaynaklardan derlenen bilgilerle okuyucuya sunuluyor. Kitap sadece meraklılara hitap ettiğinden çok sayıda alıntı yapmayacağım. Fakat bir meseleye değinmek istiyorum.

Kitapta değinilen ilginç bir nokta bazı Almanların hâlâ çok sevdiği bir benzeşmenin bizzat Naziler eliyle kurulmaya çalışılması: Ermeni Tehciri ve Holokost. Aktarıyorum: “Ribbentrop'un propaganda uzmanı Karl Megerle (…) Papen ile irtibata geçerek, kendisinin "Yahudi sorununa ilişkin farklı bir yorumunu" bildirdi. Megerle, kamuoyunun dikkatini Yahudilere karşı uygulanan zulümden uzaklaştırmak ve başka tarafa yönlendirmek gerektiği görüşündeydi. Megerle, Papen'e, "acaba bizim görevlilerimiz, Ermeni meselesinin bir çeşit "fısıltı propagandası" yoluyla yayılmasını sağlasalar, bunun bize yararı olabilir mi?" diye sordu. "Örneğin yurtdışına şöyle bir telkinde bulunulabilir: Türkiye nasıl bir zamanlar kendi can düşmanına karşı tedbir almak zorunda kaldıysa, şimdi de Almanya Yahudi tehlikesine karşı kendini korumak zorundadır." Megerle bu konudaki fikirlerini şöyle açıkladı: "Günümüzde dünya kamuoyu Ermeni sorununu içine sindirmiş olduğuna göre, bir süre sonra Yahudi sorununun çözümleniş biçimini de kabul edecektir. Ayrıca İngiltere'nin 1922'ye kadar Ermeni meselesi yüzünden Türkiye'ye karşı kışkırtıcı bir propaganda yürüttüğüne de işaret edilebilir. Dolayısıyla bize karşı Anglo-Amerikan ve Bolşevik kışkırtmalarının sadece siyasi oportünizm olduğu ve insancıllıkla hiç ilgisi bulunmadığı ileri sürülebilir." (s.159-160)

Sıkılmayı göze alıyorsanız Hitler’in Büyükelçisi size çok şey vadediyor. Tavsiye ederim.

*** 

Finansçı Olmayanlar İçin Finans – Hakan Özerol (Elma Yayınevi, 2004)

Hayatta bazı şeyler yapılırsa iyi olur. Bazıları yapılmalıdır. Bazılarıysa mutlaka yapılmalıdır. Örneğin gün içinde rastladığımız insanlara tebessüm etmemiz iyi karşılanır. İnsanlar kas ve kemik sağlıklarını korumak için en azından temel ısınma egzersizleri yapmalıdır. Nefes alıp-vermeyse mutlaka yapılmalıdır, aksi takdirde yaşam devam etmez. Bugün finansal okur-yazarlık bilgisine sahip olmak da mutlaka yapılması gereken işler sınıfındadır.

Hakan Özerol, biraz eski olan ama benim yeni okuyabildiğim, bu kitabında finansçı olmayanlar için finansı anlatıyor. Dili basit mi? Evet. Fakat bir Güngör Uras kıvraklığı aramayın. (Rahmetli, “Ayşe Teyze” örneği üzerinden bütün ekonomiyi gazetenin küçücük bir köşesinde açıklardı.) Fakat bunu bir başlangıç kabul ederseniz fena bir deneme sayılmaz.

Kitapta işe yarar çok bilgi var. Paranın zaman değerinden giren Özerol; bileşik faizden anüite hesaplamaya, tahvilden bonoya, mali analizden piyasalara kadar bütün temel kavramları ele alıyor. Önce bu kavramları açıklıyor, sonra örnek sorularla pekiştiriyor, sonundaysa konuyla alakalı minik testler yapıyor. Öğrencilik dönemini özleyenlere ama en çok da bugün varlık-yokluk kavgası veren öğrencilere bu kitabı tavsiye ediyorum. Nefes alın ve finansal okur-yazarlığınızı geliştirin.

***

Harb İçinde Almanya (1939-1942) – Hüsrev Gerede (ABC Ajansı Yayınları, 1994)

Savaş döneminde “siyasetin susmayıp, aksine barış döneminden daha hareketli bir duruma girdiğini” (s.71) yazan Hüsrev Gerede 1939-42 yılları arasında sürdürdüğü Almanya büyükelçiliğini anlatıyor. Kitabın kurgusunda bazı problemler göze çarpıyor. Bunu çoktan hakkın rahmetine kavuşmuş yazar için değil okuyucu için yazıyorum tabii ki. Örneğin Barbarossa Harekatı’ndan bahsederken bir anda Kurtuluş Savaşı’nda Bolu bölgesinde çıkan isyanlara değiniyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi, Hitler’in Reichstag’taki nutkuyla devam ediyor. Bu hazırlıksız atlamalar kitabı okumayı zorlaştırıyor.

Hüsrev Gerede hakikaten kendine has bir büyükelçilik yapıyor. Örneğin Molotof’un son kez Berlin’e geldiği 12 Kasım 1940 günü Rus Dışişleri Bakanı’nı tren garında karşılayan heyetin içinde Gerede de var. Ondan başka sefir olarak “Çan Kay Şek’in muhalifi Çin Milli Hükümeti’nin temsilcisi” (Mao’nun adamından bahsediyor olmalı.) var yalnızca. Hatta Molotof karşısında Türk büyükelçisini görünce hayretini saklayamıyor. (s.132)

Gerede büyükelçiliği boyunca; Hitler’in “soya fasulyesi ekerseniz alırım” demesi üzerine Ziraat Bakanı’na doğrudan telgraf çekip hazırlıklara başlamalarını söylemek, İtalyan büyükelçisi üzerinden Mussolini’ye haber gönderip “Türkiye’de gözü olmadığını kanıtlamasını” istemek ve nihayetinde Türkiye ve Almanya’yı birbirlerinin Lebensraum’u ilan etmek gibi ilginç çıkışlar yapıyor. Kitapta bütün bu olayları kendi açısından dürüstçe anlatıyor. Bütün bunları ve daha fazlasını yapan adamın kendini eleştirdiği tek noktaysa “fazla gayretkeşlik göstermek”. (s.151)

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroda yer alan Hüsrev Gerede muhakkak zor bir adamdı. Yaptıklarıyla daha yaşarken ziyadesiyle tartışıldı. Fakat bu kadar eleştirilmesi onun “yanlış bir adam” olduğu anlamına gelmez. Her halükarda tarihimizi şekillendiren abidevi şahsiyetlerden olan Gerede’nin, saklamaya gerek duymadığı, abidevi egosunu yakından incelemek bilhassa tarihçiler ve psikologlar için keyifli bir meşgale olabilir. Meraklısına tavsiye ederim. 

Yorum Gönder

0 Yorumlar