2025'in Kaybolan Kelimesi: Zekâ


Her şey aşırı hızlandığı için belki farkında olmayabilsiniz ama yeni bir yıla girdik. Yaklaşık iki ay oldu. Eski çağlarda yaşasak "kimine göre çok uzun, kimine göre çok kısa bir süre" diyebilirdim. Fakat zaman mefhumuyla birlikte uzun ve kısa sıfatlarını kullanmayı bıraktık. Artık sür'at önemli. Dolayısıyla aşırı hızdan farkına varamamışsınızdır diye yeni bir yıla girdiğimizi hatırlatmak istedim.

Biliyorsunuz yeni yıl yeni hedefler demektir. İnsanlar kilo vermek, kariyerlerinde ilerlemek veya özel hayatlarını düzenlemek gibi amaçlarla kararlar alırlar. (Ve çoğu zaman bunları uygulamazlar.) Pek çok marka yeni yıla özel kampanyalar düzenler. Böylece fırsattan istifade satışlarını artırmak isterler. 

Bir de yılın kelimesi tartışmaları sökün eder. Bu işi Oxford, Cambridge ve Türk Dil Kurumu gibi sözlük üreticileri üstlenir. Artık eski işlevini sürdüremeyen kurumlar bu sayede yeni "müşteriler" edinir. Kamu müesseselerine onlar için harcanan paraların boşa gitmediğini kanıtlama fırsatını kaçırmazlar. 

Belki biliyorsunuzdur ben de uzun bir zamandır yılın kaybolan kelimesini belirliyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmama rağmen henüz hiçbir kurumu bu çabama ortak edebilmiş değilim. Fakat yılmıyorum. 

Bu seneki seçimi yaparken hiç zorlanmadım. Yazının başlığını atmak için iki nokta üst üste koydum ve hemen peşine kelimeyi iliştirdim: zekâ

Neden bu sözcüğü 2025 yılının kaybolan kelimesi olarak seçtiğime geçmeden önce ne kaybettiğimize dönüp bir daha bakalım.

Zekâ Arapça'dan dilimize geçen isim kökenli bir sözcük. TDK kelimenin karşılığı olarak iki anlam veriyor. Birisi, kısa olanı, mecaz anlamı: "kafa". Diğeriyse hayli uzun:

"İnsanın düşünme, akıl yürütme, öğrenme, kavramları ve nesneleri zihinde canlandırabilme, objektif gerçekleri algılama, yargılama, sonuç çıkarma, bedeni kontrol edebilme, duyguları doğru algılayabilme, değerlendirebilme, icat edebilme vb. yeteneklerinin ve becerilerinin tamamı; anlak, dirayet, feraset."

Bir dakika durup etrafınızdaki insanları gözden geçirmenizi istiyorum. Ama üstünkörü değil, bir dedektif titizliğiyle tanıdıklarınızı değerlendirin. Yukarıdaki tanıma uygun en az bir kişi bulabilir misiniz?

Yani bu insan öyle biri olmalı ki meseleler hakkında akıl yürütebilmeli, kafasına vurmadan öğrenebilmeli, kavramları ve nesneleri kendi rızasıyla zihninde canlandırabilmeli. Yeter mi? Yetmez.

Bunların yanında objektif gerçeklerden haberdar olmalı ve bunları algılamalı, olguları yargılayabilmeli ve bunlardan sonuç çıkarabilmeli. Bitti mi? Bitmedi. 

Birileri kınar diye değil öz iyiliği için bedenini kontrol edebilmeli, psikolog desteği almadan etrafındaki insanların duygularını doğru bir şekilde algılayıp değerlendirebilmeli. Üstüne bir şeyler icat ederse tadından yenmez ama hadi burayı bir kalem geçelim.

Sonuca gelelim: bütün bu yeteneklerin ve becerilerin tamamını aynı anda gösterebilmeli. Geçtim tamamını, bir kısmını kendi başına yapabilen kaç insan tanıyorsunuz?

Cevabı tahmin ediyorum. Dolayısıyla neden bu yılın kaybolan kelimesi olarak zekâyı seçtiğim sorusunun da kendiliğinden cevaplandığını varsayıyorum. 

Fakat ortada ilginç bir durum var. Çünkü biz 2025 boyunca sürekli zekâdan bahsettik. Tabii yapay olanından. İşleri ne kadar kolaylaştırdığından verimliliği ne derece artırdığına, şimdiye kadar kaç kişiyi işsiz bıraktığından pek yakında dünyayı ele geçireceğine kadar... 

İnsan hakikaten garip bir yaratık. Kendi zekâsını kullanarak icat ettiği şeyden korkuyor. Daha doğrusu korkması isteniyor. Bu da bir çeşit pazarlama yöntemi ama bunun böyle olduğunu idrak etmek için doğal zekâmızı kullanmalıyız.

Yanlış anlaşılmasın yapay olanı hiçbir şey yapmıyor demiyorum. Üç farklı büyük dil modelini her gün profesyonel amaçlarla kullanan birisi olarak böyle bir şey söyleyemem. Fakat ne olduğunu - hakikaten ne olduğunu - anlamak için doğal zekâya muhtacız. 

Bazıları bilmediklerinden korktuğu için bazıları da her yeni şeye büyük bir iştahla teslim olduğundan yapay zekânın doğal zekânın yerine geçeceğini konuşuyoruz. Üstelik bunu büyük bir utanmazlıkla hatta kösnül bir haz alarak tartışıyoruz. 

Üzülerek ifade etmeliyim ki aslında böyle bir tartışma yok. Yani yapay bir münakaşa bu. Yapay zekâ, istatistik temelinde, yapılandırılmış veriyle hareket ediyor. Doğal zekâ zaten kendi rotasını takip ediyor. Kesiştikleri yerde iş birliği yapabilirler, o kadar. Birinin öbürünü ikâme etmesi mümkün değil. 

Fakat reklamlar öyle söylemiyor değil mi? Reklam derken kim olduğu belirsiz insanların (bazıları "uzman" sıfatını kendine layık görüyor, bazıları görmüyor) serdettiği "fikirlerden" bahsediyorum. Onlar yapay olanın doğal zekânın yerini alabileceğini mümkünmüş gibi gösteriyor. 

Gösteri toplumunda yaşadığımız için her şey hakkında hızla karar verme "mecburiyetimiz" bulunuyor. Biz de hemen karar veriyoruz. Daha doğrusu tutum alıyoruz. Sonra makinenin bizi günün hangi saati, ne iş üstündeyken ele geçirebileceği üzerine laklak etmeye koyuluyoruz. Peki neden hızlı hareket etmeye mecburuz? Kimdir bizi icbar eden?

Kimse. Hiç kimse. Durmadığımız için, içtiğimiz çay kadar demlenmeye ihtiyaç göstermediğimiz için, geç kalma korkumuzu bir türlü aşamadığımız için biz öyle hissediyoruz. 

Oysa nefes alsak (yani bedenimizi kontrol edebilsek) zekâmızı çalıştırmaya başlayacağız. 

Bugün yapay hâlini bulunca doğal zekâyı küçümseme hatta yok etme isteği duyan pek çok insan piyasada dolaşıyor. Bunların ortak özelliğinin ne olduğunu yazmama gerek yok. İnsan kendinde olmayanın düşmanı olur. 

Zekâyı kaybettik. "Hükümsüzdür" damgasını yemek istemiyorsak arayı fazla açmadan bu kavramı diriltmeliyiz. Yoksa öğrenen makinelerin bizi ele geçiremeyeceğini idrak ettiğimizde dımdızlak ortada kalma ihtimalimiz var. 

"Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" demişti şair, son nefesinde ciğerlerine oksijen çekmek isteyen bir insanın çırpınışıyla... Yüz sene sonra aynı bağlamda aynı sözcükleri inleyeceğimizi bilebilir miydi? 

Belki de bildiği için bu mısraı yazmıştır. Malûm, zekâ böyle bir şey.

Yorum Gönder

0 Yorumlar