Okuduklarım (Ekim - Kasım 2025)


İnsanların kitap okuması gerektiği konusunda ortak bir kararımız var. Fakat hangi kitapları okumalı?

Bazısı "kötü" kitapların kat'iyen okunmaması gerektiğini söylüyor. Ben buna katılmıyorum. Nasıl ki hayatta kötü insanlarla tanışıyorsak (iyilerin hakkını vermek için tanışmak zorundaysak) kötü kitaplar da okumalıyız. Fakat bunu abartmamak gerekir. Bir kitabın kötü olduğunu anladığımız zaman onu derhâl çöp sepetine postalamalı ve iyi bir kitapla yolculuğumuza devam etmeliyiz. 

Peki kötü bir kitap nasıl anlaşılır? Aslında çok kolay. Üslûbu bozuksa kötüdür. Araştırma olarak yayımlanmasına rağmen yeterince araştırma yapılmadan yazılmışsa kötüdür. Bir çeviriden bahsediyorsak ve cümleler aksıyorsa o kötü bir çeviridir. Roman okuyorsak, çatısı kurulmamış roman kötüdür. 

Önemli olan kötü kitaba denk gelmek değil ondan mümkün olduğu kadar kısa sürede kurtulmaktır. Belirli konularda çok okumak o alanlarda neyin iyi neyin kötü olduğunu anlamamıza katkıda bulunur. Bu yüzden en azından bir alanda uzmanlaşmak - hayatın diğer alanları gibi - okuma alışkınlarımıza da olumlu yönde tesir eder. 

Bu yazıda iki ayı birleştiriyoruz. Sizin için ekim ve kasım aylarından toplam üç kitap seçtim. Hazırsanız biraz da "iyi" kitaplardan bahsedelim.

Çok okumanın insanları "delirttiğine" dair bazı zırvalar okudum. Bu ay ele alacağımız kitaplardan birisi bizi delirten şeyleri sıralarken en tepeye içinde yaşadığımız kültürü yerleştiriyor. Bu kültürü işte böyle "çok bilenler" meydana getiriyor. Üstelik bu kitap bir kurgu değil, uzun bir araştırmanın sonucunda ortaya konulmuş. 

Diğer iki eserdeyse kitapları meydanlarda cayır cayır yakan bir rejimin insanlara yaptıklarıyla ilgili. Biri o dönemde verilen çabaları, öbürü yıllar sonra "keşfedilen" başarıları kaydediyor. 

***

Ayın Kitabı: Kaybolan Bağlar - Johann Hari (Metis Yayınları, 2024, Çeviren: Barış Engin Aksoy) 

Daha önce Çalınan Dikkat kitabından bahsettiğim gazeteci Johann Hari esas bu kitapla meşhur oldu. Hari, 17 yaşında başladığı ve uzun yıllar boyunca sürdürdüğü antidepresan kullanma alışkanlığının ışığında Kaybolan Bağlar'ı yazmış. Kitapta insanları depresyona sürükleyen faktörlerden bahsediyor. 

Peş peşe iki alıntıyla çalışmanın odak noktasını işaretleyelim:

Beynin durağan ve sabit olduğu fikri doğru değil. Beyin değişir.” Yalnız olmak beyninizi değiştiriyor; keza yalnızlıktan çıkış da öyle - dolayısıyla hem beyne hem de onu değiştiren toplumsal etmenlere bakmadan neler olduğunu anlamanız mümkün değil. Beyniniz hiçbir zaman bir ada değildi. Şimdi de değil.” (s.106)

Yalnızlık hakkında onca şey öğrenmemizi sağlayan John Cacioppo biyolog E. O. Wilson’a ait bir sözü çok seviyor: “İnsanlara ait olacakları bir kabile lazım.” Grupla bağlantısını kaybeden bir insan tıpkı kovanını kaybeden bir arı gibi kafayı çiziyor.” (s.113)

Beynin değişebilmesi fikri yazarı o kadar şaşırtmış ki kitap boyunca bunu birkaç tekrar etmekten kendini alamıyor. Bu bence de sürekli hafızamızda tutmamız gereken önemli bir bilgi. Diğer taraftan insanlara kabile lazım düşüncesi çok basit bir hakikati işaret ediyor. Her insan bir "biz" topluluğunun içine dahil olmak istiyor. Bunun doğal sonucu olarak karşıda da "ötekiler" birikiyor ama bu kitabın konusu olmadığı için uzunca ama önemli bir alıntıyla devam edelim.

Altını bastırarak çizdiğim şu bölümü herkese okutma imkânım olsaydı keşke:

1960’lardan bu yana psikologlar insanların sabahları yataktan kalkmak için iki farklı yoldan motive olduğunu biliyorlar. İlkine içsel güdüler deniyor - karşılığında elinize birşey geçtiğinden değil, sırf kendilerine değer verdiğinizden dolayı yaptığınız şeyler bunlar. Oyun oynayan bir çocuk bütünüyle içsel güdülerle hareket eder örneğin - keyif aldığı için oyun oynar. Geçen gün arkadaşımın beş yaşındaki oğluna neden oyun oynadığını sordum. “Sevdiğim için,” dedi. Sonra yüzünü buruşturup “Aptal!” dedi ve Batman’miş gibi yaparak kaçıp gitti. Bu içsel motivasyonlar çocukluktan çok sonra dahi hayatımız boyunca varlığını sürdürüyor. Aynı zamanda, dışsal güdüler denen rakip bir değer kümesi de var. Aslında yapmak istediğiniz için değil, karşılığında bir şey -para, hayranlık, seks, daha yüksek bir statü- elde edeceğiniz için yaptığınız şeyler bunlar. (…) Hepimizin bu tür bazı güdüleri var. Piyano çaldığınızı düşünün. Piyano çalmayı sevdiğiniz için kendi başmıza çalıyorsanız, içsel değerlerin güdümünde hareket ediyorsunuz demektir. Sırf kiranızı ödeyecek parayı denkleştirmek için nefret ettiğiniz izbe bir barda çalıyorsanız, dışsal değerlerin güdümünde hareket ediyorsunuz demektir.” (s.118-19)

Beynin değişmesi fikri yazarı ne kadar etkilediyse var olduğunu bu bölümü okuduktan sonra idrak ettiğim içsel-dışsal değer ayrımı da benim üzerimde benzer bir tesir bıraktı. Bu ayrıma kendimden bir örnek vermek istiyorum. Bu blogda yazdıklarım içsel değerden, metin yazarı şapkasıyla piyasaya yazdıklarımsa dışsal değerden hareketle yaptığım işler. İkisi arasındaki "mutluluk" farkıysa Hari'nin yazdığı kadar bariz. 

Peki, bütün bu bilgilerle ne yapacağız? Önce doğru soruları sormakla başlamalıyız.

Yaptığı ilk ve tek yemin töreni konuşmasında John F. Kennedy şöyle demişti: “Kendinize ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun.” Marc depresyonun kökenlerini ve bunların beyinle ilişkilerini son yirmi-otuz yılda bize öğretilenden daha isabetli bir şekilde düşünebilmek için, psikolog W. M. Mace’in yıllar önce JFK’den esinle söylediği bir şeyi bilmenin faydalı olacağını söylüyor: “Kendinize kafamın içinde ne var diye değil, kafam neyin içinde diye sorun.” (s.181)

Depresyon neredeyse yaşam biçimimizin bize dayattığı bir “şey”.

Rufus ağır depresyon ya da kaygı yaşadıkları için kendisine gelen hastalarına şöyle diyor: Rahatsızlık hissettiğin için deli değilsin. Arızalı değilsin. Kusurlu değilsin. Bazen de Doğulu filozof Jiddu Krishnamurti’den alıntı yapıyor: “Hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak sağlık ölçütü değildir.” (s.192)

Problem aslında insanın kim veya ne olduğu sorusunda kilitleniyor. Yazar sonuç bölümünde vurucu bir paragrafla bu soruya bir cevap teklif ediyor:

Parçaları arıza yapmış bir makine değilsin sen. İhtiyaçları karşılanmayan bir hayvansın. Bir topluluğun parçası olmaya ihtiyacın var. Hayatın boyunca sana pompalanan, mutluluğun yolunun paradan ve bir şeyler satın almaktan geçtiğini söyleyen abur cubur değerlere değil, anlamlı değerlere ihtiyacın var senin. Anlamlı bir işe ihtiyacın var. Doğal dünyaya ihtiyacın var. Saygı gördüğünü hissetmeye ihti­yacın var. Güvenli bir geleceğe ihtiyacın var. Tüm bunlarla bağlantı içinde olmaya ihtiyacın var. Gördüğün yanlış muamele için hissettiğin utançtan kurtulmaya ihtiyacın var.” (s.310-11)

Son olarak, biraz Pollyannacılık barındırsa da, şöyle diyor Hari:

Çektiğiniz acıya ihtiyacınız var. Bir mesaj bu, bu mesajı dinlememiz gerekiyor. Dünyanın dört bir yanında depresyon ve kaygı yaşayan onca insan bize bir mesaj gönderiyor. Bize yaşam tarzımızda bir terslik olduğunu söylüyorlar. O acıyı boğmaya, susturmaya ya da patolojikleştirmeye çalışmayı bırakmamız gerekiyor. Onu dinlememiz ve ona saygı göstermemiz gerekiyor. Kaynağını görmemizin tek yolu o acıyı dinlemekten geçiyor - ancak o zaman, gerçek nedenlerini görebildiğimizde o acının üstesinden gelebileceğiz.” (s.317)

Kaybolan Bağlar, eğer okumadıysanız, muhakkak göz atmanız gereken bir kitap. 

***

Türkiye'de Holokost Tüketimi (1989-2017) - Rıfat N. Bali (Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, 2017)


Rıfat Bali, Türk Yahudileri üstüne pek çok eser yazmış, rahatlıkla bu alanın ustalarından kabul edebileceğimiz bir yazar. Velûd bir kalem olan Bali, bu kitabında Türkiye'nin Holokost tüketimiyle yakın zamanlarda başlayan "imtihanını" irdeliyor. Devletin politikalarının ekalliyetlere etkisini, dışarıya yansımalarını, niyetle uygulamanın arasındaki çelişkileri bîhakkın yansıtıyor. Kitapla ilgili tek eleştirim alıntıların lüzumundan fazla uzun olması. Biraz daha kısaltarak verilse değme akademisyenin eline su dökemeyeceği bir eserden söz ediyoruz. Fakat bilhassa ana konuya ayrıntı derecesinde bağlanan bir meselede arka arkaya dört gazete haberi okumak beni sıkıyor. "Kemâlât, teferruatta saklıdır" diyorsanız amenna. Ben yine de bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. 

***

Türk Yahudiler - Bilâl N. Şimşir (Bilgi Yayınevi, 2010)


Rahmetli Bilâl Şimşir uzun yıllar görev yapmış bir diplomat ve ölene kadar eser vermeyi sürdürmüş bir yazardı. Bu kitabında Hariciye'nin arşivine dalarak bizim diplomatların 2. Dünya Savaşı sırasında Fransa'da Türk Yahudilerini Holokost'tan kurtarma çabalarını ortaya koyuyor. Zor şartlar altında yürütülen bu çabaların izini sürmek isteyenlere Türk Yahudiler kitabını okumalarını salık veririm. 

***

Önümüzdeki ay, yeni kitaplarla, buluşmak dileğiyle...


Yorum Gönder

0 Yorumlar