Ayın Kitabı: Kaybolan Bağlar - Johann Hari (Metis Yayınları, 2024, Çeviren: Barış Engin Aksoy)
Peş peşe iki alıntıyla çalışmanın odak noktasını işaretleyelim:
“Beynin durağan ve sabit olduğu fikri doğru değil. Beyin
değişir.” Yalnız olmak beyninizi değiştiriyor; keza yalnızlıktan çıkış da öyle
- dolayısıyla hem beyne hem de onu değiştiren toplumsal etmenlere bakmadan
neler olduğunu anlamanız mümkün değil. Beyniniz hiçbir zaman bir ada değildi.
Şimdi de değil.” (s.106)
“Yalnızlık hakkında onca şey öğrenmemizi sağlayan John
Cacioppo biyolog E. O. Wilson’a ait bir sözü çok seviyor: “İnsanlara ait
olacakları bir kabile lazım.” Grupla bağlantısını kaybeden bir insan tıpkı
kovanını kaybeden bir arı gibi kafayı çiziyor.” (s.113)
Beynin değişebilmesi fikri yazarı o kadar şaşırtmış ki kitap boyunca bunu birkaç tekrar etmekten kendini alamıyor. Bu bence de sürekli hafızamızda tutmamız gereken önemli bir bilgi. Diğer taraftan insanlara kabile lazım düşüncesi çok basit bir hakikati işaret ediyor. Her insan bir "biz" topluluğunun içine dahil olmak istiyor. Bunun doğal sonucu olarak karşıda da "ötekiler" birikiyor ama bu kitabın konusu olmadığı için uzunca ama önemli bir alıntıyla devam edelim.
Altını bastırarak çizdiğim şu bölümü herkese okutma imkânım
olsaydı keşke:
“1960’lardan bu yana psikologlar insanların sabahları
yataktan kalkmak için iki farklı yoldan motive olduğunu biliyorlar. İlkine
içsel güdüler deniyor - karşılığında elinize birşey geçtiğinden değil, sırf kendilerine
değer verdiğinizden dolayı yaptığınız şeyler bunlar. Oyun oynayan bir çocuk
bütünüyle içsel güdülerle hareket eder örneğin - keyif aldığı için oyun oynar.
Geçen gün arkadaşımın beş yaşındaki oğluna neden oyun oynadığını sordum.
“Sevdiğim için,” dedi. Sonra yüzünü buruşturup “Aptal!” dedi ve Batman’miş gibi
yaparak kaçıp gitti. Bu içsel motivasyonlar çocukluktan çok sonra dahi hayatımız
boyunca varlığını sürdürüyor. Aynı zamanda, dışsal güdüler denen rakip bir
değer kümesi de var. Aslında yapmak istediğiniz için değil, karşılığında bir
şey -para, hayranlık, seks, daha yüksek bir statü- elde edeceğiniz için
yaptığınız şeyler bunlar. (…) Hepimizin bu tür bazı güdüleri var. Piyano
çaldığınızı düşünün. Piyano çalmayı sevdiğiniz için kendi başmıza çalıyorsanız,
içsel değerlerin güdümünde hareket ediyorsunuz demektir. Sırf kiranızı ödeyecek
parayı denkleştirmek için nefret ettiğiniz izbe bir barda çalıyorsanız, dışsal
değerlerin güdümünde hareket ediyorsunuz demektir.” (s.118-19)
Beynin değişmesi fikri yazarı ne kadar etkilediyse var olduğunu bu bölümü okuduktan sonra idrak ettiğim içsel-dışsal değer ayrımı da benim üzerimde benzer bir tesir bıraktı. Bu ayrıma kendimden bir örnek vermek istiyorum. Bu blogda yazdıklarım içsel değerden, metin yazarı şapkasıyla piyasaya yazdıklarımsa dışsal değerden hareketle yaptığım işler. İkisi arasındaki "mutluluk" farkıysa Hari'nin yazdığı kadar bariz.
Peki, bütün bu bilgilerle ne yapacağız? Önce doğru soruları sormakla
başlamalıyız.
“Yaptığı ilk ve tek yemin töreni konuşmasında John F. Kennedy
şöyle demişti: “Kendinize ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem
için ne yapabilirim diye sorun.” Marc depresyonun kökenlerini ve bunların
beyinle ilişkilerini son yirmi-otuz yılda bize öğretilenden daha isabetli bir
şekilde düşünebilmek için, psikolog W. M. Mace’in yıllar önce JFK’den esinle
söylediği bir şeyi bilmenin faydalı olacağını söylüyor: “Kendinize kafamın
içinde ne var diye değil, kafam neyin içinde diye sorun.” (s.181)
Depresyon neredeyse yaşam biçimimizin bize dayattığı bir
“şey”.
“Rufus ağır depresyon ya da kaygı yaşadıkları için kendisine
gelen hastalarına şöyle diyor: Rahatsızlık hissettiğin için deli değilsin.
Arızalı değilsin. Kusurlu değilsin. Bazen de Doğulu filozof Jiddu
Krishnamurti’den alıntı yapıyor: “Hasta bir topluma iyi uyum sağlamış olmak
sağlık ölçütü değildir.” (s.192)
Problem aslında insanın kim veya ne olduğu sorusunda
kilitleniyor. Yazar sonuç bölümünde vurucu bir paragrafla bu soruya bir cevap
teklif ediyor:
“Parçaları arıza yapmış bir makine değilsin sen. İhtiyaçları
karşılanmayan bir hayvansın. Bir topluluğun parçası olmaya ihtiyacın var.
Hayatın boyunca sana pompalanan, mutluluğun yolunun paradan ve bir şeyler satın
almaktan geçtiğini söyleyen abur cubur değerlere değil, anlamlı değerlere
ihtiyacın var senin. Anlamlı bir işe ihtiyacın var. Doğal dünyaya ihtiyacın
var. Saygı gördüğünü hissetmeye ihtiyacın var. Güvenli bir geleceğe ihtiyacın
var. Tüm bunlarla bağlantı içinde olmaya ihtiyacın var. Gördüğün yanlış muamele
için hissettiğin utançtan kurtulmaya ihtiyacın var.” (s.310-11)
Son olarak, biraz Pollyannacılık barındırsa da, şöyle diyor
Hari:
“Çektiğiniz acıya ihtiyacınız var. Bir mesaj bu, bu mesajı
dinlememiz gerekiyor. Dünyanın dört bir yanında depresyon ve kaygı yaşayan onca
insan bize bir mesaj gönderiyor. Bize yaşam tarzımızda bir terslik olduğunu
söylüyorlar. O acıyı boğmaya, susturmaya ya da patolojikleştirmeye çalışmayı
bırakmamız gerekiyor. Onu dinlememiz ve ona saygı göstermemiz gerekiyor.
Kaynağını görmemizin tek yolu o acıyı dinlemekten geçiyor - ancak o zaman,
gerçek nedenlerini görebildiğimizde o acının üstesinden gelebileceğiz.” (s.317)

0 Yorumlar